"TSK hedef olursa Türkiye müdahil olur" - M5 Dergi
RöportajSayı 348 Temmuz 2020Son sayı

“TSK hedef olursa Türkiye müdahil olur”

Emekli Albay, Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğrudan hedef alınması durumunda Türkiye’nin Libya’daki mücadeleye müdahil olacağını söyledi.

Gündemimiz Libya… Doğu Akdeniz mücadelemizin önemli kilometre taşlarından olan Libya ile ilgili merak edilen 10 soruyu Emekli Albay ve Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda’ya sorduk.

-Olası Sirte Harekatı çerçevesinde, Hafter güçleri ve arkasındaki güçler kara ve havadan Sirte’ye ne gibi önlemler almış olabilir?

Sirte uzunca bir süredir Hafter ve onun etrafında teşkillenen ülke proxyleri ve Türkiye destekli UMH birlikleri tarafından yoğun bir askeri yığınaklanmaya sahne olmakta. Bu kapsamda her iki taraf da hem kara birliklerini bölgeye yerleştirirken hem de hava savunma sistemlerini oluşturma noktasında son derece acele bir yığınaklanma gerçekleştiriyorlar.

Bu süreçte belki de en fazla konuşulacak konu ise Deniz Kuvvetlerinin kullanılıp kullanılmayacağı. Türkiye uzunca bir süredir kendi donanmasına ait bazı unsurları Trablusgarb’ın emniyetini alacak şekilde bölgeye konuşlandırdı. Kuvvet ile muhtemeldir ki Sirte ve eş zamanlı olarak Jufra’ya yönelik gerçekleştirilecek bir askeri harekatta ihtiyaç oluştuğunda bu unsurlarını kullanmaktan imtina etmeyecektir ve Deniz gücü bu anlamda önemli bir kuvvet çarpanı olarak devreye girecektir.

Türkiye uzunca bir süredir kendi donanmasına ait bazı unsurları Trablusgarb’ın emniyetini alacak şekilde bölgeye konuşlandırdı. Kuvvet ile muhtemeldir ki Sirte ve eş zamanlı olarak Jufra’ya yönelik gerçekleştirilecek bir askeri harekatta ihtiyaç oluştuğunda bu unsurlarını kullanmaktan imtina etmeyecektir.

Yine karadan Sirte’ye girecek unsurlara UMH’nin elindeki İHA ve SİHA’lar ile Watiya ve Tarhune bölgesinde olduğu gibi yoğun bir hava desteği sağlanacaktır. Hafter’in elinde bulunan SİHA ve İHA’larda hiç kuşkusuz Sirte semalarında görev yapacaklardır.

Hava kuvvetlerinin kullanılması ilk etapta çok yoğun olmayabilir lakin şartların zorlaması ile BAE’nin gönderdiği hava unsurları ile Rusya’nın bir türlü ikrar edemediği muharip uçaklar da devreye girebilir. Tabii bu durumda bölgeye yerleştirilen HSS’nin etkinliğinin de nasıl olacağı merak konusudur. Lakin TSK’ya dair hedefler açık bir hedef haline getirilirse Türkiye’nin müdahil olacağının en büyük emaresi 2000 km gidip Trablusgarb önlerinde gerçekleştirdiği hava gücü tatbikatıdır. Tabi bu türden bir senaryo kuşkusuz çatışmaları tüm ülkelere yayabiliecek bir nitelik taşımaktadır.

– Askeri güç dengeleri bakımından Mısır ordusunun doğrudan devreye girmesi, nasıl bir etki yapar?

Doğrusunu söylemek gerekirse Mısır’ın Libya’ya geniş kapsamlı bir müdahelesi Mısır açısından atılacak en sıkıntılı adım olur. Mısır hem kırılgan ve IMF destekli hükümet yapısı ile hem de içeride rızaya dayalı devlet modelinden epey uzak hali ile Libya coğrafyasında Türkiye destekli UMH karşısında zor durumda kalabilir.

Ayrıca Libya topraklarına yönelik yapılacak askeri bir harekatın uluslararası meşruiyet anlamında da üreteceği sorunları unutmamak gerekir. Yine de tüm bu sıralanan kısıtlara ragmen Libya’ya yönelik Mısır’ın geliştireceği bir askeri harakat Libya’nın doğu sınırlarına yönelik olarak olacaktır. Lakin bu bölgelerin zaten Mısır’ın açık destek verdiği Halife Hafter ve ona bağlı paralı askerler tarafından kontrol edildiği düşünüldüğünde bunun Mısır açısından getireceği bir getirisi olmayacaktır.

Şayet Mısır direkt Sirte ve Jufra üzerinden çatışmalara müdahil olursa bu bölgede geniş çaplı bir çatışmanın da kapısını aralayabilir. Bu durumda dengelerin nasıl değişeceği Mısır’ın müdahil olması sonrası oluşacak farklı devletler arasındaki hizalanmalar ile ortaya çıkacaktır. Kuşkusuz Mısır ölçeğinde bir devletin tüm askeri kapasitesi ile Libya sorununa müdahil olması Libya’daki dengelere önemli bir tesiri olacaktır.

– Türkiye’nin Libya’da üs kurması, Afrika jeopolitiğinde ne gibi bir etki yaratır?

Türkiye’nin Libya’da açıp işleteceği hava ve deniz üsleri Doğu Akdeniz AB üyesi hiçbir devletin isteyeceği bir durum değildir. Zira bu bölgede açılacak bu üsler bir yandan Mısır’I çevrelerken diğer yandan Tunus, Cezayir ve Fas’ın üreteceği siyasete de güçlü bir tesiri olacaktır. Ayrıca Fransa gibi Afrikanın her bölgesinde sömürge düzenini ayakta tutmak isteyen bir devlet için Türkiye’nin bu coğrafyalarda varlık göstermesi Fransa’nın çıkarları açısından açık bir tehdit olarak algılanacaktır.

Doğu Akdeniz ekseninden konuya bakıldığında tüm Ege Denizi ve Kıbrıs’ta Türkiye gibi güçlü bir askeri yapı ile karşı karşıya olan Yunanistan uzun yıllar boyunca bu askeri yapıya karşı kuvvet yapısını oluşturdu ve konuşlandırdı. Bu yapılanmada yönü sürekli doğuya bakan bir tertiplenme biçimi oluşturdu. Tam bu esnada Türkiye gibi savunma sanayisi güçlü ve harakat icra edebilen bir devletin Yunan ana karasını güney ve Batı’dan da tehdit edecek bir yapılanmaya imza atması ekonomik anlamda bitik bir devlet olan Yunanistan’ın savaşma azim ve iradesinin kırılması anlamına gelir.

Avrupa Birliği ise uzun yıllar boyunca Türkiye’yi Sovyetlere karşı bir kanat ülke olarak görmeye ve kullanmaya şartlanmış olarak bu günlere geldi. Soğuk Savaş sonrası ise düzensiz göç hareketleri ile radikal hareketlerin Avrupa’ya ulaşmasına dair bir bariyer devlet olarak görme eğilimi oluştu. Türkiye’nin Libya’da oluşturacağı askeri üsler bu açıdan Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik bu ezberleşmiş bakış açısını da kuşkusuz değiştirecektir.

Şayet Mısır direkt Sirte ve Jufra üzerinden çatışmalara müdahil olursa bu bölgede geniş çaplı bir çatışmanın da kapısını aralayabilir. Bu durumda dengelerin nasıl değişeceği Mısır’ın müdahil olması sonrası oluşacak farklı devletler arasındaki hizalanmalar ile ortaya çıkacaktır

– Libya’da ateşkes sağlanırsa Türkiye ile Rusya arasında Suriye’deki gibi bir ortak işbirliği söz konusu olabilir mi?

Fransa gibi Avrupa içinde motor gücü olan bir devlet dahi bugün bilerek ve isteyerek Rusya ile Libya coğrafyasında işbirliği içindeyse Türkiye’nin sadece NATO’ya sadakat gibi içi tam dolu olmayan bir değer üzerinden Libya’daki çıkarlarını kurban etmesi beklenemez. Sağlanacak bir ateşkes sonrası şartlar Türkiye’nin Rusya ile koordineli bir işbirliğinde bir fayda ürettiği takdirde bu söz konusu olabilir.

– Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye’ye “Doğu Akdeniz’de ne işin var” diye soran Fransa, Libya ve Doğu Akdeniz’de ne yapmak istiyor?

Libya’nın bu soruyu sorması Fransa’nın 100 yılı aşkın bir zamandan bu yana Afrikanın bir çok noktasını hala sömürgesi olarak telakki etmesinden kaynaklanmaktadır. Fransa sözde sahip olduğu medenileştirici rolü ile bu bölgelerde yıllar boyunca bir sahip-köle ilişkisi oluşturdu. Bu konuda zulüm ve katliamlar yoluyla epey yol da aldı ve bölgede kendine meftun olan bir imtiyazlı kitle yarattı. Siyah Deri Beyaz Maskeler isimli eserinde Frantz Fanon bu konuyu çok derinlemesine analiz etti.

Şimdi şartlar tam bu nokta iken Türkiye gibi tarih yapıcı bir rolü olan ve kadim bir devlet geleneğinden gelen bir ülke hem Suriye coğrafyasında hem Afrika coğrafyasında Fransa’ya adeta meydan okurcasına hamleler yapıyorsa bu durumun Fransız yöneticilerini yataklarında uykusuz bıraktığı muhakkaktır.

– Fransa, Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Kıbrıs Adası’nda Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışacaktır. Türkiye buna karşı ne gibi tedbirler almalı?

Hatta belki de soruyu şu şekilde düzeltmekte fayda olabilir, elinde imkan olsa Kıbrıs’ı da Türkiye’nin elinin altından çekip almak isteyecektir. Türkiye en nihayetinde Kıbrıs’ın kuzeyindeki Anadolu coğrafyası olan Gaziantep – Kahramanmaraş hattından Fransızı zor kullanarak söküp atmış bir ülkenin adıdır.

Türkiye tüm Doğu Akdeniz coğrafyasında güvenliğinin Anadolu kıyılarını NATO’nun çizdiği perspektif ile korumaktan geçmediğini bilmelidir ve hamdolsun bildiğimizi gösteriyoruz da…

Yapılması gerekenler siyasi ve askeri olarak iki ana grupta özetlenebilir. Siyasi olarak proaktif dış siyasete kesintisiz devam edilmelidir. Orada burada ne işimiz var gibi söylemler bizi bu proaktif siyasetten kopartır ve bizi Anadolu coğrafyasına hapseder. Bu siyaset kapsamında hem yumuşak güç unsurlarını hem de şartlar zorunlu hale getiriyor ise sert güç unsurlarını tereddütsüz sahaya sürmekten imtina edilmemelidir.

Bugün bu iki unsurun da sahaya sürülmesi coğrafyamızdaki gelişmelerin lehimize dönmesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca Somali’den Katar’a, Libya’dan Kıbrıs’a kadar olan coğrafyadaki üs yapısı hem geliştirilmeli hem de tahkim edilmelidir zira Anadolu coğrafyasının da Mavi Vatanın da savunması sınırlarımızın ötesinden başlamaktadır. Balkan Harbinde Yanya ve İşkodra hattından başlayan müdafaa hattımız çökünce mütecaviz unsurların nasıl Çatalca önlerine kadar geldiğini bilmekteyiz. Tabi tüm bu söylenenler ancak bu stratejik akıl doğrultusunda hareket edebilen ve yeterli ekonomik gücü olan iktidarların uygulayabileceği bir stratejidir.

– ABD yönetiminin son dönemlerde Libya meselesinde Türkiye ile yakınlaştığı görülüyor. Bunun temel nedenleri nedir?

Aslında Rusya bölgeye müdahil olmadan ve Türkiye dengeleri Hafter ve arkasındaki güçler aleygine değiştirmeden evvel ABD’nin siyaseti büyük oranda Hafter ve arkasındaki güçler ile birlikte hareket etmek şeklinde tarif edilebilir idi.

Şimdi hem Rusya’nın bu bölgede artan askeri varlığı hem de Hafter’in zemin kaybetmesi, Rusya ile ilişkiler geliştirmesi ABD yönetimini Türkiye ile aynı çizgide hizalanmaya mecbur kıldı. Lakin hala ABD’nin Libya’da sıcak gelişmeleri çıplak eli ile tutma iştiyakı yoktur ve tam olarak Türkiye ile birlikte hareket ettiği söylenemez. Gelişmelerin seyrine göre tarafını daha da netleştirecektir. Bu durumda sahaya yansıttığımız güç projeksiyonu ve başarılı dış siyaset hamlelerinin gölgesi Washington’un üzerine düşmeye devam ettikçe ABD yönetimi Libya’da Türkiye ile birlikte hareket edebilir.

ABD’nin Türkiye ile birlikte hizalanması elbette çok değerlidir ve oyunun seyrinin değişmesine çok büyük katkı sunar lakin Suriye’de nasıl son anda kaderimiz ile başbaşa kalarak yükü kendimiz omuzlamak zorunda kaldıysak Libya’da da salt ABD’ye güvenerekten hamle yapılmaması ve oyun kurulmaması en doğru yaklaşım olur.

– Körfez ülkeleri, Libya’da istediklerini alamazsa bu ülkeyi bölme planları yapıyor. Bölünme ihtimaline karşı neler yapılmalı?

Libya devlet olarak uluslarası ortamda yerini almaya başladığı andan bu yana bölünmüş bir yapı olarak var olan bir ülke aslında. Başta Kaddafi olmak üzere bu birliktelik aşiretler arası paylaşıma ve şiddete dayalı olarak sağlanmaktaydı.

Bugün başta Körfez ülkeleri olmak üzere Libya’yı bölmeye yönelik hamlelere karşı da atılacak en önemli adım aşiret yapılanmasının kahir ekseriyetinin ortak paydasının bütünleşik Libya’dan geçtiğini anlamasından geçer. Fakat bu bir röportajda söylendiği kadar kolayca ulaşılabilecek bir hedef değildir ve belki de Türkiye açısından çok da istenir bir sonuç da değildir. Bu durumda maksimalist bir siyaset hedefi peşinde gitmekten ziyade şartlara göre kazan kazan temelli pragmatik bir siyaset de Libya’nın bölünmesini engellemede faydalı olabilir diye düşünmekteyim.

Onları asıl rahatsız eden Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu halklarının artık başlarında diktatörleri görmemek istememesi fikriyatı başta Suud hanedanı olmak üzere tüm diktatörleri ve onları o koltuklarında oturtan Batı’yı çok ama çok rahatsız etmekte.

– BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yönelik saldırgan tutumunun perde arkasında Afrika jeopolitiği mücadelesi mi yoksa Körfez bölgesindeki durum mu yatıyor?

Bence BAE ve Suud’u bunların hiçbirisi rahatsız etmemekte. Onları asıl rahatsız eden Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu halklarının artık başlarında diktatörleri görmemek istememesi fikriyatı başta Suud hanedanı olmak üzere tüm diktatörleri ve onları o koltuklarında oturtan Batı’yı çok ama çok rahatsız etmekte. O yüzden Sisi ile Esed ile ve diktatörler ile yola devam etmekten asla vazgeçmiyorlar.

Bu noktada ise Türkiye dizginlenmesi, frenlenmesi hatta yoldan çıkarılıp aşağıya yuvarlanması gereken bir ülke gibi görülmekte. Türkiye ürettiği siyaset biçimi ile Arap başkentlerinin kulağına sürekli ilham olacak bir söylemi fısıldıyor. Bu söylem durdurulamadığı takdirde Riyad’daki yönetimin rahat uyuması mümkün gözükmemekte. Kaşıkçı’nın katledilmesinden Suriye’de terör örgütlerine maddi desteğe kadar tüm siyasetleri Türkiye’nin gücünü sınırlandırma maksatlıdır. Mısır’da Sisi’nin darbesini bu yüzden desteklediler, 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında FETÖ ile birlikte bu yüzden hareket ettiler. Libya’da Hafter isimli eşkiyaya destek verme sebepleri de Suriye sahasında PKK ile maddi ilişki içerisinde bulunma gerekçeleri de hep aynı korkunun tezahürü.

Lakin benim öngörüm bu hamurun daha fazla su kaldırmayacağı, yani baskı ve zulüm ile daha fazla bu coğrafyada yönetmenin mümkün olamayacağı. Bu yüzden kısa vade diyebileceğim bir dönemde diktatörlüklerde büyük değişimlerin olacağını öngörebiliriz. Bu direct demokrasinin kapısını açmasa da daha adil ve hesap veren yönetimlerin ihdas edilmesini sağlayabilir.

– Türkiye, Yemen’in istikrarı için konuya müdahil olur mu?

Ben Türkiye’nin Yemen’e Libya’da olduğu gibi direkt bir müdahelesinin olacağını düşünmüyorum. Lakin Yemen’de akıtılan kan ve göz yaşının durdurulması, BAE ve Suud’un siyasetinin müşküle düşürülmesi maksadıyla çatışan taraflar arasında adil bir arabulucu rolü üstlenebileceğini, bu maksat ile de çatışan gruplar ile temasa geçebileceğini düşünüyorum. Aslında bu temas için geç bile kalınmıştır.

(…) hem Rusya’nın bu bölgede artan askeri varlığı hem de Hafter’in zemin kaybetmesi, Rusya ile ilişkiler geliştirmesi ABD yönetimini Türkiye ile aynı çizgide hizalanmaya mecbur kıldı. Lakin hala ABD’nin Libya’da sıcak gelişmeleri çıplak eli ile tutma iştiyakı yoktur ve tam olarak Türkiye ile birlikte hareket ettiği söylenemez.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

Back to top button
Close
Close