DergiKapakMakalelerÖne ÇıkanSayı-345-Nisan-2020Son sayı

Medikal Güvenlik ve İstihbarat Dönemi

Türkiye, kriz yönetimi konusunda acılarla tecrübe kazanmış bir ülke. Türlü türlü terör örgütüyle uzun yıllardır mücadele eden ve bu mücadelelerden hep galibiyetle çıkan bir ülke olarak ‘terör virüsü’ne karşı bağışıklık kazanmış bir ülkeyiz. Ancak Koronavirüs (Covid-19) tıpkı dünyanın diğer ülkeleri gibi bizim de savaşmaya pek alışık olmadığımız türden bir düşman. Bununla birlikte pandemi risklerine karşı hiç hazırlık yapmamış, bu konuda medikal bağlamda akademik ve klinik çalışmalarda bulunmamış bir ülke de değiliz.

2020’nin başı itibarıyla Çin üzerinden tekmil Uzakdoğu’yu, Şubat ayından itibaren Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’ni ve 11 Mart’tan bu yana da ülkemizin gündemini esir alan Korona Pandemisi iki önemli kavramı literatürümüze iyice yerleştirdi: ‘Medikal güvenlik ve medikal istihbarat’.

11 Mart’tan beri devletin ilgili diğer kuruluşlarının ve milletin gözü kulağı, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı test, vaka, ölüm, yoğun bakım ve entübe hasta sayılarında. Zira bu sayılar, tüm insanlığı tehdit eden bir küresel bir salgınla mücadelenin ulusal güvenlik açısından yeni stratejilerinin belirlenmesinde belirleyici rol oynuyor.

Grafiğin ülkemizde ilk vakanın açıkladığı 11 Mart’tan bu yana kontrollü biçimde yükselişi, ‘peek noktası’ denilen zirveye erişip oradan yatay düzleme (plato) geçiş ve ardından salgının yükseldiği hızla inişi hepimizin umutla beklediği güzel günleri getirecek. Ne var ki o aşamaya kadar krizin tedbirli, ama paniğe mahal vermeyecek biçimde yönetimi elzem. Bunun için de medikal güvenlik ve medikal istihbarat kavramlarının bize dayattığı esaslara göre hareket etmek zorundayız.

Türkiye, kriz yönetimi konusunda acılarla tecrübe kazanmış bir ülke. Türlü türlü terör örgütüyle uzun yıllardır mücadele eden ve bu mücadelelerden hep galibiyetle çıkan bir ülke olarak ‘terör virüsü’ne karşı bağışıklık kazanmış bir ülkeyiz. Ancak Koronavirüs (Covid-19) tıpkı dünyanın diğer ülkeleri gibi bizim de savaşmaya pek alışık olmadığımız türden bir düşman. Bununla birlikte pandemi risklerine karşı hiç hazırlık yapmamış, bu konuda medikal bağlamda akademik ve klinik çalışmalarda bulunmamış bir ülke de değiliz.

PANDEMİK INFLUENZA ULUSAL HAZIRLIK PLANI

Birazdan muhtemelen ilk kez bu metinde ayrıntılarını okuyacağınız, 2019 senesinde Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nce uzmanlara hazırlatılmış Pandemik Influenza Ulusal Hazırlık Planı başlıklı çalışma, bu tür çalışmaların iyi bir örneği. Influenza pandemileriyle ilgili olarak hazırlanmış bir metin, fakat elbette Korona Pandemisi için de cari.

Bu planın ayrıntılarına geçmeden önce olayın güvenlik ve istihbarat boyutuyla ilgili birkaç kelam edeyim. 48 saatlik sokağa çıkma yasağının hatalı biçimde gecikmeli olarak duyurulmasından sonra vatandaşların bir kesiminin (İçişleri Bakanlığı açıklamasına göre yaklaşık 250 bin kişi) sokağa alışveriş için telaşla çıkması ve sosyal mesafe kuralını gözetmeksizin bir arada bulunması bize güvenlik ve istihbarat boyutunun tıbbi boyutla iç içe olduğunu gösterdi.

Ben Korona Pandemisi’nin Türkiye’deki başlangıcından bu yana (bilinen 11 Mart) güvenlik ve istihbarat boyutuyla hesaba katılması gereken bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Bugüne dek işin hep tıbbi boyutundaydık. Ve Türkiye olarak şimdilik evde kalıyoruz, buna kimsenin itirazı yok. Ve fakat bunun uzun müddet sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Eminim ki üst aklın kullandığı örgütler, sokağa çıkma yasağının olası sonuçlarını hesaplamanın yanı sıra, ‘Evde kal’ sürecinin uzaması halinde tedarik zincirinin kırılmasına binaen kaos için fırsat kollayacaklardır.

Bu bağlamda Korona’nın yalnızca tıbbi değil, güvenlik ve istihbarat boyutları olan bir mesele olarak ilgili kurumların raporlarına girdiğinden eminim. Devlet yönetiminin, Bilim Kurulu’nun tavsiyelerinin yanı sıra orta/uzun vadede bu parametreleri de hesaba kattığını zaman zaman dile getiriyorum.

Devlet, sokağa çıkma yasağı nidalarının sokağa ‘başka türlü’ çıkma riski yaratacağını hesaplıyor. Bu hallerde kamu otoritesi esastır. Ve kamu otoritesinde en ufak bir boşluğun panik havası içinde hem virüsün yayılmasını hızlandıracağı, hem de terör örgütlerinin fırsatını kolladığı türden güvenlik riskleri yaratabileceği izahtan vareste.

Yaşayarak görüyoruz ki, pandeminin kriz yönetimi kolay iş değil. Bu krizde telaşa kapılıp bir tür ‘medikal otoriteryanizm’e ya da genel sokağa çıkma yasağı ile aşırı güvenlikçi bir yönetim tarzına yönelmenin de riskleri var. Sağlık da, güvenlik de önemli bu süreçte. Ama en önemlisi bu ikisi ve devlet yönetimi ile ilgili diğer bütün parametreler arasındaki dengenin sürdürülebilmesi.

Covid-19’la savaş sürecinde genel bir sokağa çıkma yasağı kararı, 10 Nisan akşamı bir mikro örneğini gördüğümüz üzere başka komplikasyonları beraberinde getirebilir. Sürü bağışıklığı stratejisi bile, bu olası komplikasyonlardan evladır.

Ve 10 Nisan’daki kargaşanın sonuçlarını görmek için 24 Nisan’daki vaka sayılarına bakmak gerekecek. 24 Nisan’da olağandışı bir yükseliş görülürse ‘Hoşgeldin sürü bağışıklığı evresi’ diyebiliriz. 10 Nisan’da ayrıca, bundan sonraki olası hafta sonu sokağa çıkma yasaklarının tatbikatını da yapmış olduk.

Şimdi gelelim devletin Influenza pandemileri üzerinden medikal düzeyde Korona türü pandemilere hazırlık yapmış olduğunu gösteren çalışmanın ayrıntılarına… Çünkü bu çalışma pandemi hallerinde medikal güvenliğin esaslarını  bize gösteren bir çalışma.

Pandemik Influenza Ulusal Hazırlık Planı’na 2004 yılından itibaren başlamışız. Planın hazırlanması amacıyla, Sağlık Bakanlığı temsilcileri, akademisyenler, ilgili alan uzmanları, ilgili diğer Bakanlık temsilcileri ile birlikte çalışılmış ve çalışma tamamlanarak 2006 yılında Başbakanlık Genelgesi olarak yayımlanmış. Bu plana göre İl Pandemi Planları hazırlanmış ve hazırlanan planlar, aynı yıl içinde tüm illerin katıldığı Pandemi Plan Tatbikatı ile değerlendirilmiş.

Çalışmanın girişinde şu cümleler var: “Zaman zaman influenza virüslerinin genetik yapısında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak yeni bir tipte influenza virüsü ortaya çıkmaktadır. Değişimlere bağlı olarak virüs insandan insana kolayca geçiş yeteneği kazanabilmektedir. Bu durum, virüsle daha önce hiç teması olmayan, virüsün yol açacağı enfeksiyonun gelişmesine yatkın olan kişilerin önemli bir kısmının hastalanmasına neden olmakta ve büyük çapta salgınlara yol açabilmektedir. Dünya çapında hızla yayılma potansiyeli olan böyle bir virüs, influenza pandemisine neden olabilir. Kuşlardaki influenza virüsü suşlarının insanlarda yol açtığı salgınlar, yeni suşların insanlara bulaşma ve yayılabilme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir.”

Bu ilkenin, yani mutasyon ve yayılma ilkesinin Koronavirüs için de geçerli olduğunu her akşam TV’lerde mikrobiyologları, virologları dinleyen vatandaşlarımız da öğrendi artık. Çalışmanın devamındaki şu cümleler de önemli, çünkü güvenlik boyutunu ilgilendiriyor:

“Pandemi devlet ve toplum için yaşamsal öneme sahip faaliyetleri ve toplum yaşamındaki olağan akışı etkilemektedir. Buna bağlı olarak zorluklara ve ekonomik kayıplara neden olabilmektedir. İş ve eğitim kurumlarındaki devamsızlığın en önemli nedenlerinden biridir. Pandemi şiddetinin algılanışına bağlı olarak, işe devamsızlık kamu düzeninin bozulmasına neden olabilir. Bu durum geçmiş pandemilerde nadiren de olsa gözlemlenmiştir.”

Hep söylüyoruz: Kamu düzeni, kamu düzeni… Pandemilerde esas olan unsurların başında bu geliyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, geçtiğimiz günlerde TV100’de yaptığımız yayında sorularımızı yanıtlarken devletimizin Korona Pandemisi ile savaşta dört temel ilkeyi benimsediğini söyledi:

1- Kamu düzeninin devamı

2- Üretim ve tedarik zincirinin devamı

3- Sağlık sistemi hizmetlerinin devamı

4- Sosyal izolasyonun devamı

Bu dört temel ilke için yapılması gerekenlerin çoğu yine 2019 yılında hazırlanmış Pandemik Influenza Ulusal Hazırlık Planı’nda mevcut. Şu cümleler bu başlıkları doğrudan ilgilendiriyor mesela:

yapılırken; – Ülkedeki birçok bölgenin (belki de tamamına yakınının) aynı zamanda etkilenmesi nedeniyle, pandeminin görülmediği bir bölgenin pandeminin görüldüğü bölgelere destek ve yardım sağlama kapasitesinin sınırlı olacağı,

– Enfeksiyon gelişen kişilerin, hastanede yatırılarak tedaviye ihtiyaç duyacakları veya polikliniklere başvuruyu gerektirecek derecede hastalanabilecekleri,

– Aşıların ve antiviral ilaçların ulaştırılmasında eksikliklerin ve gecikmelerin olabileceği,

– Ulaştırma, ticaret, güvenlik ve kamu hizmetleri gibi alt yapı hizmetlerinin ulusal ve toplum düzeyinde aksayabileceği,

– Enfeksiyonun, dünyanın her yerindeki bölgesel salgınlarla küresel düzeyde yayılabileceği göz önünde tutulması gereken noktalardır.”

Çalışmada yer alan şu iki cümle de önemli:

“- Sağlık sistemlerinin tüm topluma hizmet verecek şekilde hazırlıklı olma durumunun iyileştirilmesi,

– İnfluenza tedavisinde kullanılan antiviral ilaçların veya antiviral ilaç hammaddesinin depolanması…”

Hatırlarsanız, pandemi sürecinde toplumun geniş kesiminin takdirini kazanan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Korona Pandemisi’nden önce bu türden ilaçların stoklandığını söylemişti. O yüzden şimdi ilaç sıkıntısı çekmiyoruz.

BUGÜNLERİ DÜNDEN GÖREN ÇALIŞMA

Yine çalışmayla devam edelim. Hakikaten bir yıl öncesinden bugünleri öngörmüş bir çalışma çünkü:
“Aşının henüz ülkemizde bulunmadığı dönemde, enfeksiyondan korunma ve kontrol önlemlerini uygulayarak; enfeksiyonun toplumda yayılmasını azaltmak ve böylece pandeminin erken dönemlerinde enfekte olacak kişi sayısını ve pandemi nedeniyle ortaya çıkacak vakaları azaltmak mümkündür. Toplumun (influenzanın bulaşma yolları, belirtileri, aşısı, korunma yolları ve tedavisi konularında) bilgilendirilmesi, seyahatlerle ilgili öneriler ve önlemler, pandemik bölgelerden gelen insanların taranması, eğitim ve öğretime ara verilmesi.

Devamı M5 Dergisi Nisan 2020 Sayısında…

İlgili Yazılar

2 Comments

  1. Yazının başlığına İstihbarat yazınca toplumun ilgisini çeker diye düşünülür; Tabi içerik önemlidir. Çok anlamsız, gerçeklerden uzak bir değerlendirme. 2004-2006’da Ocak ayında DSÖ acil durum ilan etti ve tüm ülkeleri kısmen uyarmıştır. DSÖ, dünyayı uyarmakta geç kalmış ve görevini tam olarak yerine getirememiştir. Gelelim bize; Ocak ayından 10 Mart gününe kadar davulla zurnayla gelen bir virüs salgının zamanında anlaşılamaması ve tedbir alınmamasına. Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir sözü sanırım yeterlidir. Diğer ülkeler bizi, kendi kelimize ilaç bulduktan sonra, kendi sorunumuzu çözdükten sonra tabi ki ilgilendirir, insanlık adına gerekli tüm destek sağlanır. Bizim ülkemizde bu durum kurum ve topluma da sirayet etmiştir; bir sorun yaşanmadan önlem almak yerine, sorun yaşandıktan sonra, önlem almaya, çözüm bulmaya çalışıyoruz. Toplumda profesyonel kadroların önerilerine kulak asılmayınca kriz masaları kurulur ve başlanır dünyadan örneklerle savunmalar yapmaya. Bu yazı Ocak ayında yazılmış olsaydı bir kıymeti olurdu; Ocak, Şubat aylarında bu sorunu göremeyenlerin istihbarat başlığıyla ahkam kesmeye hakkı yoktur diye düşünüyorum. Çok zor bir dönemden geçiyoruz, Tüm milletimizin Allah yardımcısı olsun. Virüs belasından en kısa zamanda kurtulmak umuduyla.

    1. İkinci satır Düzeltme; 2004-2006’da (sonra) pandemi değerlendirilmiş ancak tııbbi malzeme stoğu ve gerekli ihtiyaçlar dahi stoklanmamış. Ocak ayında DSÖ acil durum ilan etti ve tüm ülkeleri kısmen uyarmıştır. DSÖ, dünyayı uyarmakta geç kalmış ve görevini tam olarak yerine getirememiştir. yazı devam eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to top button
Close
Close