Lider / Yönetici Seçimi

Yönetim Profesörü F. Luthans, “Önderlik bir cevherse bunun kimde ve ne kadar olduğunu bilmek ve bunu geliştirmek kuşku yok ki çok önemlidir” der.

Lider seçimi ve değerlendirme süreci Antik Yunan’a kadar dayanıyor. Plato, askerlerin “karakterlerine göre” seçildiğini söylemiş. 4 bin yıl önce Çin’de devlet memurlarının değerlendirmesine ilişkin testler uyguladığı bilinmektedir. Bizim de zengin bir liderlik kültürüne sahip olduğumuzu, tarihten ve atadan intikal eden bazı özelliklerimizin bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Cerbe Adası önünde demirlemiş Osmanlı donanmasına ait Turgut Reis komutasındaki filoyu, Amiral de Cigala komutasındaki Haçlı donanması kuşatmış. Turgut Reis hava kararınca gemiyi monteli topları söktürüp karada mevzilendirmiş. Gece boyu Haçlı donanmasına açtırdığı taciz ateşleriyle dikkatlerini dağıtmış, oyalamış ve karaya döşettiği yağlı kalaslar üzerinden kaydırdığı kadırgalarını adanın diğer kıyısına aşırmıştır.

Turgut Reis dinamik ruhu, cesareti, kararlılığı ve soğukkanlılığı sayesinde filosunu kuşatmadan kurtarmıştır. Sabah, kuşatma altındaki Osmanlı filosunun kendilerini kuşatmış durumda olduğunu görünce Amiral de Cigala, “Bu adam bir şeytan” demekten kendini alamamış.

Bu üstün başarıyı gösteren Turgut Reis’in vezir olması padişaha önerilmiş. Ancak Kanuni, çobanlık ve forsalıktan gelen Turgut Reis hakkındaki öneriyi, “Rütbe-i vezaret (vezirlik) tedenni bulur (maddi ve manevi gerileme)” gerekçesiyle kabul etmemiş. Diğer taraftan Barbaros’tan sonra denizcilik tarihinin en büyük kahramanı olan Turgut Reis’i “paşalık” payesiyle taltif etmiş ve “Trablusgarp Beylerbeyliği”ne atamıştır.

İNSAN HAKLARI BİLDİRGESİ’NDEN 340 YIL ÖNCE YAYINLANAN FERMAN

Yüzlerce kilometre uzakta, egemenliğimizde bulunan toprakları ordu bulundurmadan, gönderilen bir mutasarrıf, bir “Bey” ile veya “Ayan” ile idare eden tarihi bir “Yönetim Mirası”na sahip olduğumuzu bilmek gerekir. Tarih kitaplarımız çok zengin yöneticilik deneyimiyle bir hayli kabarıktır. Amerika’nın Vietnam’dan, Rusya’nın da Afganistan’dan o güç ve kuvvete rağmen çekilmeleri dikkate alınırsa, bunun ne demek olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Cezayir’deki Askeri Ataşeliğim sırasında yabancı askeri ataşelere Oran Şehrini kapsayan bir gezi düzenlendi. Deniz Üssü’nün Komutanı verdiği brifingde, şehrin tarihini kronolojik sıraya göre anlattı ve “Tarihte Oran üç kez İspanyollar tarafından işgal edildi, her defasında Türkler kurtardı” dedi. Brifing bittikten sonra İspanyol Askeri Ataşesi bana dönerek, “Siz yüzlerce yıl Cezayir’i egemenliğiniz altında bulundurmadınız mı? Biz üç kez işgal etmişiz, siz kurtarmışsınız. Bu nasıl oluyor anlamadım?” diye sordu. Yanımızda bulunan diğer askeri ataşeler de bu “ilgi çekici” sohbete kulak kabarttı. “Vereceğim cevap sizleri de ilgilendirir” dercesine tebessüm ettikten sonra şunları söyledim: 

“Cezayir’de bir hayli Türk asıllı soydaşımız var. ‘Türküm’ demekten başka tek kelime Türkçe bilmiyorlar. Fakat 132 yıl Fransız egemenliğinde kalan Cezayir’de herkes Fransızca biliyor ve konuşuyor. Bugün Bulgaristan’da Türklerin mezar taşlarındaki isimleri bile değiştiriliyor. İşlenen insanlık dramını bütün dünya sessizce ve kayıtsızca izliyor.

Biz, egemenliğimiz altında bulunan yerlerde kimsenin dinine, diline karışmadık. Bugün Balkanlarda ve Cezayir’de Osmanlı döneminden kalma köprü, hamam, saray gibi yapılar mevcuttur. Birçok semtin adı bile Sirkeci, Kazbah (Kasaba), Deli İbrahim gibi aynen muhafaza edilmektedir. Ayrıca biz buradan insanları götürüp metro inşa ettirmedik.

İnsan hakları kavramının olmadığı o günkü dünyada, Osmanlı padişahlarının fethettikleri yerlerde yayınladıkları fermanlar, sorunuzun en güzel cevabını teşkil etmektedir. Fatih Sultan Mehmet 1463’te Bosna-Hersek’i, II. Selim 1571’de Kıbrıs’ı fethinden sonra yayınladıkları fermanlarda; ibadet yerlerine zarar verilmeyeceğini, harbin maddi ve manevi tahribatına uğramış mahalli halka adalet ve şefkatle davranılacağını bütün dünyaya ilan etmişlerdir.

Fatih’in Fermanı, İnsan Hakları Bildirgesi’nden (1776) 340 yıl önce yayınlandı. Söz konusu fermanın aslı Bosna’da Fransisken Katolik Kilisesi’nin duvarında asılıdır. Ayrıca egemenliğimiz altında bulunan yerleri vatan kabul edip imar ettik, bugün Balkanlarda ve Kuzey Afrika’da birçok eser o dönemlerden kalmadır. Buna rağmen Avrupa’nın bazı başkentlerindeki metrolar Kuzey Afrika’dan ve diğer sömürgelerden götürülen insanlara yaptırılmış, madenleri de buralardan sevk edilmiştir, yani sömürülmüşlerdir.

Voltaire’in ‘Büyük Türk çeşitli dinlerden yirmi milleti barış içinde yönetmektedir. Türkler Hristiyanlara savaşta ılımlı, zaferde yumuşak olmayı öğretmiştir’ sözleri bu söylediklerimi teyit etmektedir.  Cezayir’de Türklüğün asalet unvanı kabul edilmesi de tam da bundandır. Bu bakımdan sizden işgal, bizden de kurtarıcı diye bahsediyorlar…”

‘LEBLEBİYE NARH KOYACAĞIM’

Büyük Selçuklu İmparatoru Melikşah’ın Veziri Nizam-ül Mülk’e göre, devletin üç temel direğini; para, silah ve kanun teşkil etmektedir. Bu üç önemli unsuru idare eden, bunlara yön veren “lider kadro”dur. Gerek Lütfi Paşa gerekse Koçi Bey, lider kadronun kayırma yoluyla hatta rüşvetle işbaşına getirildiklerini söylemişler. Sağır kulaklara söylenmiş olmalı ki bu kireçlenmiş yapıya aldırış eden olmamıştır.

IV. Murat döneminde (1623-1640) Kadızâde, padişaha, “Hab-ı gafletten uyan ey Al-i Osman bilmiş ol/ Aç gözün elden gidiyor taht-ı Süleyman bilmiş ol” diye seslenmiştir.

Bu dönemde lider seçimleri akıllı, namuslu, muteber olanlar değil, hatır gönül hatta rüşvet karşılığı yapılmaya başlamıştı. Buna ilişkin bir anekdot, olayın trajikomik yönünü sanırım daha iyi açıklar:

Sefere giden vezirin yerine vekâlet edecek birinin seçimi için mülakat yapılacaktır.  Eski vezirlerden birinin oğlu, babasına, “Mülakatta ne sorulabilir?” diye sorar.

Devamı M5 Dergisi Haziran 2019 Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir