Uluslararası Deniz Hukukunun Devletlerin Askeri Faaliyetlerine Yönelik Bağlayıcılığı

Önceleri deniz hukuku anlayışı ve bununla birlikte gelişen anlaşmalar esasında az sayıda devleti ve genellikle belirli bölgeleri içermekteydi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte petrol ve gaz gibi doğal kaynaklara ev sahipliği yapan kıyı devletler için denizlerin ve okyanusların giderek daha da önemli hale gelmesiyle anlaşma yapmanın önemi daha da ortaya çıkmıştır. Bu sebeple birçok devlet ulusal yargı yetkilerini denizin ve deniz tabanının geniş alanlarını kapsayacak şekilde yaymaya çalışmıştır.

I- ULUSLARARASI DENİZ HUKUKUNUN
TARİHSEL SÜRECİ

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), 17. yüzyıldan beri süregelen uzun soluklu politik ve tarihsel süreçleri takiben devletlerin dünya denizlerine ilişkin haklarını ve buna dair kuralları düzenleyen bir sözleşmedir. 1609 yılında ünlü Hollandalı hukukçu Hugo Grotius “Mare Liberum” yani “Açık Deniz” ya da daha rahat anlaşılacak bir ifadeyle “bütün devletlere açık olan deniz” adı altında bir kitap yazarak uluslararası hukukun tartışılmaz bir doktrini haline gelen, denizlerdeki özgürlük kavramını ayrıntılı bir argümanla ilan eden ilk kişidir.

Öte yandan bu özgürlük kavramıyla beraber devletlerin kendi ülke alanları içindeki kıyılarını kontrol edebilme hakkı da süregelmekteydi. Bu sebeple okyanuslar hem kıyı devletlerinin kendi karasal bölgelerinde kullandıkları haklara benzer nitelikte haklara hem de her devletin rahatça gezinebildiği ve doğal kaynaklarından faydalanabildiği açık deniz kavramının getirmiş olduğu haklarla ikiye ayrılmıştır. “Mare Liberum” kavramı yine kendisiyle aynı dönemde ortaya çıkan “Mare Clausum” tam çevirisi ile “İç deniz” ve daha rahat anlaşılacak tabiriyle “bir devletin egemenliği altında olan deniz”, birbiriyle çatışma içerisindedir. Söz konusu mesele, denizin uluslararası bir bölge olup olmadığı ve tüm milletlerin onu kullanmakta özgür olup olmadıkları veya münferit devletler tarafından talep edilip edilemeyeceği idi. Bu iki kavram arasındaki gerginlik, deniz hukukunun mevcut yapısında hala belirgin olmaktadır.

Önceleri deniz hukuku anlayışı ve bununla birlikte gelişen anlaşmalar esasında az sayıda devleti ve genellikle belirli bölgeleri içermekteydi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte petrol ve gaz gibi doğal kaynaklara ev sahipliği yapan kıyı devletler için denizlerin ve okyanusların giderek daha da önemli hale gelmesiyle anlaşma yapmanın önemi daha da ortaya çıkmıştır. Bu sebeple birçok devlet ulusal yargı yetkilerini denizin ve deniz tabanının geniş alanlarını kapsayacak şekilde yaymaya çalışmıştır. Yine bu sebeple İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu denizler ve okyanuslar için var olan teamülleri kanunlaştırma yoluna gitmiştir. Böylelikle 1958’de 86 devletin katıldığı ilk Birleşmiş Milletler Konferansı düzenlenmiştir. Ancak bu konferans temel sorunları çözmekte başarısız olmuş ve sadece kıyı devletlerinin kıta sahanlıkları konusundaki hukuki yetkisi konusu esas alınmıştır.

Yine de konferansta çok taraflılık sağlanabilmiş ve birçok devlet müzakere etme suretiyle bu toplanmanın amacına binaen olumlu bir irade göstererek ileride de çok taraflı müzakereler yapılabileceğinin temelini atmıştır. İlk toplanmada temel sorunların tamamıyla ele alınamaması nedeniyle Cenova’ da 1960’da yeniden toplanan devletler yine balıkçılık bölgeleri ve karasuları sınırları ile ilgili olan temel sorunlara tam anlamıyla bir açıklık getiremeden toplanma sonlandı. En nihayetinde 1982 yılında üçüncü buluşma ile okyanuslar ve denizler için bir anayasa niteliğinde olan sözleşme vücut buldu.

1958’deki konferans ile kıyı devletlerinin kendi kıta sahanlıkları içerisinde 200 metre derinliğe kadar deniz yatağının izin verdiği ölçüde doğal kaynakları keşfetme ve kullanma hakkına sahip oldukları belirtilmişti. Buna ek olarak bir kıyı devletinin kaynaklarını denizin diğer tarafında bir başka kıyı devletle bölüşmesine olanak tanınmıştı. Bu madde, teknolojik olarak gelişmiş devletlerin doğal kaynaklardan yararlanma hakkına sahip oldukları için özel haklara sahip olacağı anlamına gelmekteydi.

Böylelikle gelişmiş devletler teknolojik üstünlükleriyle kendi çıkarlarını mümkün mertebe büyütürken gelişmekte olan ülkeler kendileri için daha adil sonuçlar doğurabilecek yeni yasalar talep etmekteydiler. Böylelikle bahsetmiş olduğumuz 1982’deki konferansta günümüzde kullanılmakta olan temel ilkeler oluşturuldu.

Karadan denize doğru 12 deniz mili ile karasuları -ki egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hâkimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirleyen kavram- ve 200 mil ile de ekonomik bölge -ki bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgar enerjisi de dâhil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgesini ifade eden kavram- somutlaştırıldı. 1994 yılında yürürlüğe giren ve 168 devletin taraf olduğu anlaşma, bugün küresel boyutta deniz hukuku ile ilgili meselelerde kullanılmaktadır.

Devamı M5 Dergisi Ağustos 2019 Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir