Makaleler

Psikolojik Harp Meydanlarının Yeni Savaşçıları: Doğal Afetler ve Virüsler

2019’un son çeyreğinde, son 30 yılın en düşük büyüme rakamı olan yüzde 6’yı gören Çin ekonomisi, Corona Virüsü ile büyük darbe aldı. Çin’in karantina altına alınan kentlerindeki sanayi üretiminin durması, buna bağlı olarak enerji talebinin azalması ham petrol fiyatlarında da dramatik düşüşleri beraberinde getirdi. Corona virüsün etkisi bilim insanlarının iddia ettiği gibi şubat ayında ulaşacağı tepe noktasının ardından azalacak olsa da Çin ekonomisi, turizm gelirleri ve sanayi üretiminin yaşadığı kaybı kesin olarak hesaplamak kolay olmayacaktır. Küresel rekabetin ulaştığı nokta bugün salgın ve afetlerin internet, sosyal medya, donanma gücü ve psikolojik harekât kavramlarından uzak değerlendirilemeyeceği gerçekliğini önümüze koyuyor.

TARİH 23 AĞUSTOS 2005…

Bahamalarda oluşan ve Katrina adı verilen tropikal fırtına, bir ulusun siyasi hayatını değiştirecek yolculuğuna başladı. 28 Ağustos’ta şiddeti 5. kategoriye ulaşarak kasırgaya dönüşen Katrina, rüzgâr hızının saatte 280 kilometreye ulaşmasıyla bir kitle imha silahına dönüştü. Katrina Kasırgası’nın Florida, New Orleans ve Mississippi’de yarattığı yıkım, izi bugüne kadar ulaşan bir ekonomik ve sosyal çöküntüye yol açtı. Zarar 100 milyar doların üzerinde hesaplanırken, can kaybı kimi kaynaklara göre bin 200, kimilerine göre ise bin 800’ü buldu. Kasırgaların hayatın sıradan bir parçası olduğu ABD’de Katrina’yı benzerlerine kıyasla unutulmaz kılan ise yol açtığı siyasi etkiler oldu. 29 Ağustos ile 3 Eylül tarihleri arasında kasırga sonucu sular altında kalan bölgelere yardım ulaştırılması için etkili bir federal müdahalenin hayata geçirilememesi, George W. Bush’un Beyaz Saray’daki kalan 3 yıllık süresini “Topal Ördek” olarak geçirmesine yol açmış, 11 Eylül saldırıları sonrası Irak ve Afganistan’da kazandığı zaferler ve el Kaide terör örgütünden aldığı intikam bile onu kurtaramamıştı. Cumhuriyetçi Parti, Katrina Kasırgası sürecinde umursamazlıkta Bush’a eşlik eden Beyaz Saray ekibinin seçmen nezdinde yol açtığı güven kaybının bedelini 2008’deki seçimde başkanlığı Demokrat Parti’ye kaptırarak ödedi. Afet bölgelerinin ağırlıklı olarak siyah nüfusun yaşadığı yerler olması George W. Bush yönetiminin kasıtlı bir tepkisizlik içerisinde olduğunu dahi gündeme getirdi. Bush’un, New Orleans’ta insanlar boğulurken San Diego’da country müzik sanatçısı Mark Wills ile gitar çalarken görüntülenmesi yeterince tepki çekmişken, Air Force One uçağı ile felaket bölgelerini havadan incelemekle yetinmesi ve afetzedelerle bir araya gelmemesi, süreci yönetmekteki başarısızlığında hanesine yazılan eksilerdi. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi Bush, başkanlık makamındaki etkisini sıfırlayan bu süreçte yalnız değildi, ekibi de gaflet uykusunda kendisiyle yarışmaktaydı.

Bush’un ekibinde önce Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak yer bulan ve Katrina Kasırgası sırasında Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmekte olan Condoleezza Rice’in afetin zirve noktasına ulaştığı sıralarda New York’ta tatil yapması, hatta binlerce dolar harcadığı ayakkabı alışverişine çıkması bugün dahi adının geçtiği ortamlarda anılan vakalardan biri haline geldi. Yaşam öyküsünden bir kesiti anlattığı 2011 yılında yayımlanan “No Higher Honor: A Memoir of My Years in Washington” kitabında, günah çıkarırcasına New York’taki otel odasında New Orleans’ta yaşanan felaketi nasıl televizyondan izlediğini anlatır Rice. ABD eski Dışişleri Bakanına göre, Beyaz Saray ekibi ve bakanların bu afet karşısında basireti bağlanmıştır. Rice’nin New York’ta alışveriş yaptığı dükkânlarda çalışanlar ise, daha sonra basına verdikleri demeçlerde, ABD Dışişleri Bakanı’nın halini Roma yanarken lir çalarak izleyen İmparator Neron ile kıyaslamışlardır. 2005 yılında henüz internet ortamındaki sosyal medya mecralarının bugünkü kadar yaygın olmaması, ABD’deki yönetim zafiyetinin küresel çaptaki rakipleri tarafından kullanılmasını engelledi. Ancak televizyonların afet bölgesinden yaptığı habercilik Cumhuriyetçi Partiyi, tamiri uzun yıllar sürecek ağır bir hasarla baş başa bıraktı.

KATRİNA KASIRGASI’NDAN ALINAN DERSLER…

Katrina Kasırgası, belki de 21. yüzyılda devletlerin istikrarını tehlikeye atan asimetrik tehditlerin hangi boyutlara varabileceğinin en önemli örneğiydi. Aradan geçen 15 yılda, bu asimetrik tehdide, internetteki sosyal medya mecralarının gücü ile bu mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekâtlar eklendi.

Amerikan yönetiminin bu tecrübeden aldığı dersler, politik hayat üzerindeki etkisi ile sınırlı kaldı. Aradan geçen 15 yılda, küresel iklim değişikliğinin tetiklediği afetler ile Afrika ve Asya’da mutasyona uğrayan virüslerden kaynaklı salgınlar, dünya nüfusunun önlenemez artışıyla beraber daha da yıkıcı felaketler halini aldı. Birleşmiş Milletler 2020 yılı Ocak ayı verilerine göre dünya nüfusu 7 milyar 800 milyona ulaştı. Oysa Dünya Bankası tarafından 2018 yılında hazırlanmış olan bir rapor, gezegenimizde herhangi bir kaydı ve kimliği bulunmayan yaklaşık 1 milyar insan olduğuna işaret ediyordu. Bugün Afrika, Güney ve Orta Amerika ile Asya’da tam olarak kaç insanın yaşadığını bilmek mümkün değil. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın nüfusu sayılamıyor, yalnızca tahmin edilebiliyor. Ve bahsi geçen bu ülke şu anda dünyanın en kalabalık ülkesi.

DÜNYANIN DEĞİŞMEYEN TEHDİDİ; AFETLER VE SALGINLAR…

21. yüzyılın gelişiyle beraber insanlık, Coronavirüsün türleri olan SARS ve MERS ile Orta Çağ’dakine benzer veba salgınları tecrübelerini yaşadı. 2010 yılında Haiti’yi yerle bir eden, 200 binden fazla can kaybına yol açan deprem, bu ülkeyi bugün Karayipler ve Orta Amerika için bir istikrarsızlık kaynağı haline getirdi. Depremin ardından içme suyu kaynaklarının kirlenmesiyle başlayan kolera salgını binlerce kişinin daha hayatına mal oldu. Bu ülkeye yardım operasyonları için gönderilen Birleşmiş Milletler personelinin karıştığı çocuk istismarı vakaları ise afetin bir insanlık ayıbına dönüşen bir başka boyutunu teşkil etti. 2011 yılında Japonya’nın doğu kıyılarında meydana gelen 9 büyüklüğündeki depremin yol açtığı tsunami ise bir afetin nasıl zincirleme felakete dönüşerek, bir ülkenin istikrarını, enerji ve gıda güvenliğini kırılgan hale getirebileceğinin örneği oldu. Tsunaminin vurduğu Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali’nin gördüğü hasar ile ortaya çıkan radyoaktif kirlilik, 1986’da Çernobil’de yaşanan felaketle neredeyse eşit düzeydeydi. Fukuşima’dan kaynaklanan nükleer kirliliğin boyutları ve olası sonuçları bugün dahi netleşmiş değil. Sosyal medyanın etkisinin sınırlı olduğu dönemde yaşanan bu felaketler ve salgınlar ağır can kayıplarına yol açmış olsa da krizlerin yönetim şekli açısından sınırlı eleştirilere maruz kaldı.

Ancak 2015 yılından sonra Twitter, Whatsapp haber grupları ve Facebook gibi internet mecralarının etkinliğinin artması ile beraber, devletlerin maruz kaldıkları salgın ve afetlerle mücadele etmelerinin yanı sıra, bu mecralarda bir virüsten daha hızlı yayılma özelliği gösteren yalan haberlere ya da manipülasyonlara, psikolojik harp düzeyindeki saldırılara da çözüm bulma mecburiyeti hâsıl oldu. Sosyal medyanın gücünü ciddiye almamanın devlet adamlarını hangi noktalara sürükleyeceğinin unutulmayacak bir örneği Avustralya’da yaşandı. Küresel iklim değişikliğinin etkilerini artan hava sıcaklıkları ve giderek daha çetin bir hale gelen kuraklıklar ile iliklerine kadar hisseden Avustralya’da Eylül ayında başlayan çalı yangınları 5 ayda 33 kişinin hayatına mal oldu, binlerce konut alevlerde yok oldu. Yangınların Avustralya’nın doğal hayatını nasıl yok ettiğine dair görüntüler, ölmüş ya da ağır yanıklara maruz kalmış koala ve kanguru görüntüleriyle sosyal medya aracılığıyla tüm dünyaya yayıldı.

Küresel iklim değişikliğinin tetiklediği afetler ile Afrika ve Asya’da mutasyona uğrayan virüslerden kaynaklı salgınlar, dünya nüfusunun önlenemez artışıyla beraber daha da yıkıcı felaketler halini aldı. Birleşmiş Milletler 2020 yılı Ocak ayı verilerine göre dünya nüfusu 7 milyar 800 milyona ulaştı. Oysa Dünya Bankası tarafından 2018 yılında hazırlanmış olan bir rapor, gezegenimizde herhangi bir kaydı ve kimliği bulunmayan yaklaşık 1 milyar insan olduğuna işaret ediyordu. Bugün Afrika, Güney ve Orta Amerika ile Asya’da tam olarak kaç insanın yaşadığını bilmek mümkün değil. Dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın nüfusu sayılamıyor, yalnızca tahmin edilebiliyor.

Başbakan Scott Morrison ve hükümeti yangınların önüne geçmek için gerekli önlemleri almadığı gerekçesiyle Avustralya sınırlarını aşan, küresel bir öfke dalgasının hedefi haline geldi. Morrison nihayet ofisinden çıkarak 2020 yılının ilk günlerinde Yeni Güney Galler eyaletinde yangından etkilenen yerleşim yerlerini ziyaret etmeye gittiğinde eşi görülmemiş bir tepkiyle karşılaştı. İtfaiyeciler onun elini sıkmayı reddetti. Bazı kasabalarda halk Morrison’u yüzüne karşı dile getirdikleri hakaretlerle kovdu. Avustralya Başbakanı pek çok yerleşim birimini karşılaştığı muamele nedeniyle inceleme yapma fırsatı bulamadan terk etmek zorunda kaldı. Morrison’un kasabalarda gördüğü muameleye dair görüntülerin yine sosyal medya aracılığıyla yayılması Sydney, Melbourne ve Canberra kentlerinde küresel iklim değişikliğine karşı daha fazla önlem alınması talebiyle düzenlenen eylemleri, hükumet aleyhtarı protesto gösterilerine dönüştürdü.

Başbakan Morrison ve hükumeti, yağışların başlamasıyla beraber şimdilik kaydıyla koltuklarını korumayı başardı. Ancak dünya bugün Avustralya siyasetinin kaderinin küresel iklim değişikliğine, çalı yangınlarına ve bu krizin yönetim sürecindeki sosyal medya değerlendirmelerine bağlı olduğunu da teyit etmiş oldu. Kısacası bugün Avustralya’da siyasi iktidarı değiştirmeye niyetlenen bir odağın, ülkenin bir yerinde önce çalıları sonra da sosyal medyayı tutuşturmasının yeterli olduğu görülmüştür.

SOSYAL MEDYA OPERASYONLARIYLA DEVLETLER DİZE GETİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

Sosyal medyanın bir virüs salgını üzerinden bir ülkenin istikrarını nasıl tehdit ettiğine dair örneğimiz ise gayet güncel. Çin Halk Cumhuriyeti’nin bugün içerisinde bulunduğu kriz, sağlık alanında çalışan bilim insanları kadar sosyal bilimcileri, siyaset bilimcileri ve iletişim alanında çalışan bilim insanlarını da yakından ilgilendirecektir. Mutasyona uğramış Corona virüse dair Pekin yönetimi tarafından ilk bilgilendirme 2019 yılının son gününde yapıldı. Dünya Sağlık Örgütü’ne verilen bilgide, Wuhan kentinde bazı zatürre vakalarına rastlandığı ancak buna yol açan virüsün tanımlanamadığı kaydediliyordu. 11 Ocak’ta Wuhan’da virüsten kaynaklı ilk ölüm yaşandı. 23 Ocak’ta Wuhan kenti karantina altına alınırken, 25 Ocak’ta Çin Yeni Yılı tatilinin başlaması nedeniyle yüz milyonlarca kişinin yolculuğa çıkacak olması endişeyi artırdı. Çin’de karantina altına alınan kentlerin sayısı artarken, uluslararası havayolu şirketleri Çin seferlerini askıya almaya başladı. Uluslararası şirketler çalışanlarının Çin seyahatlerini kısıtladı ancak virüsün, Hindistan, Filipinler, ABD, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere sıçraması engellenemedi. 29 Ocak günü Çin’de 30’dan fazla can kaybının açıklanmasıyla küresel çaptaki panik bir tsunami dalgasına dönüştü. Pekin yönetiminin yakın geçmiş ile kıyaslanamayacak derecede şeffaf bir şekilde krizi yönetme çabası sosyal medyada yayılan kaynağı belirsiz video ve bilgilerle felç edildi. Bu manipülatif bilgi dalgasının temelde iki kaynağı olduğunu söylemek mümkün. Birinci sırada, bu tür kriz durumlarında takipçi sayısını artırmak, çok sayıda etkileşim alma hedefindeki Twitter kullanıcılarının krizi fırsata çevirme çabası yer alıyor. Bu kişiler toplumun komplo teorilerine duydukları ilgiyi kullanarak panik ve korku yayma pahasına ilgi odağı haline gelerek manevi bir tatmin yaşıyor. Bu yapıdaki kimi Türk Twitter kullanıcılarının manipülatif bilgileri yazılı olarak paylaşmakla kalmayıp Whatsapp üzerinden sesli mesaj olarak tüm Türkiye’ye yaydıklarına da şahit olduk bu süreçte. Bu tür hesaplardan birine örnek olarak Twitter’daki @baskebabiko’yu örnek olarak gösterebiliriz. Yaydığı bilgilerin yalan olduğu ispatlandıktan sonra sahibi tarafından kapatılan bir hesap olduğu için burada ifşa etmekte sakınca görmüyorum. Bu hesabı yöneten kişi, Çin’in Wuhan kentinin karantina altına alındığı günü takiben 24 Ocak’ta yaptığı paylaşımlarla salgına yol açan virüsün, Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri laboratuvarlarında üretildiği bilgisini yaymaya başladı. Bizzat Çin hükumeti tarafından paylaşılan kamuya açık bilgileri çarpıtan hesap, Twitter kullanıcılarının kapsamlı bir araştırma yapma ihtiyacı duymayacağından yola çıkarak mantıklı görünen bir senaryo yazıyor. Ve bu senaryoya içeriği şüpheli İngilizce ve Çince videolarla belgeler ekleyerek dolaşıma sokuyor. Ancak şizofreni ile yoğrulmuş bir beyinden çıkabilecek bu bilgi silsilesinin dakikalar içerisinde yüzlerce kez paylaşıldığını ve binlerce beğeni aldığını söylememe herhalde gerek yoktur. Toplum üzerinde panik yaratma, komplo teorisi meraklılarını besleme yoluyla takipçi edinme peşindeki hesaplarla mücadele ancak kullanıcılardan, mecranın sahibi olan şirketine kadar ulaşan kolektif bir mücadele ile etkili olabilir. Gelelim bu manipülatif bilgi kaynağının ikinci olası kaynağına. Siber savaş, medya propagandası ve internet üzerinden psikolojik harp metotlarının revaçta olduğu bir çağdayız. Rusya, Kırım’ı tek kurşun atmadan geleneksel medya ve sosyal medya propagandası ile ilhak edebildi. İngiltere, eski Rus askeri istihbarat ajanı Skripal’e yönelik suikast girişimi nedeniyle Kremlin’i, sosyal medya operasyonlarıyla uluslararası toplum nezdinde vicdanen mahkûm ettirdi. Peş peşe kazalar yaşayan Boeing 737Max tipi yolcu uçakları sosyal medya kaynaklı baskıların oluşturduğu güvensizlik ortamı nedeniyle seferlerden çekildi, Avrupalı Airbus bir anda pazarın hâkimi oldu. Sosyal medya mecralarını etkili kullanan tarafların bir felaket, trajedi, afet, kaza, salgın rakiplerini ya da düşmanlarını en düşük maliyetle, tek mermi atmadan ya da yüksek maliyetli reklam rekabetine girmeden bertaraf edebildiklerine şahit oluyoruz.

21. yüzyılın gelişiyle beraber insanlık, Corona virüsün türleri olan SARS ve MERS ile Orta Çağ’dakine benzer veba salgınları tecrübelerini yaşadı. 2010 yılında Haiti’yi yerle bir eden, 200 binden fazla can kaybına yol açan deprem, bu ülkeyi bugün Karayipler ve Orta Amerika için bir istikrarsızlık kaynağı haline getirdi. 2011 yılında Japonya’nın doğu kıyılarında meydana gelen 9 büyüklüğündeki depremin yol açtığı tsunami ise bir afetin nasıl zincirleme felakete dönüşerek, bir ülkenin istikrarını, enerji ve gıda güvenliğini kırılgan hale getirebileceğinin örneği oldu.

SÜPER GÜÇ ÇİN’İ DURDURAN TEHDİT; CORONA VİRÜS

Devamı M5 Dergisi Şubat 2020 Sayısında…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı