Doğu Akdeniz’deki Yeni Enerji Denklemi ve Türkiye’nin Bölgesel Stratejik Rolü

Türkiye sert güç unsurlarının yanında milli menfaatlerini akılcı bir yoldan koruma amaçlı ve “kazan-kazan” temelli bir yumuşak güç diplomasisini de Libya örneğini baz alarak diğer bölge ülkeleriyle hayata geçirmelidir. Suriye ve Lübnan ile geliştirilecek ticari ilişkiler kadar Mısır ve İsrail ile sağlanacak siyasi yakınlaşma Akdeniz’de dengeleri büyük ölçüde Türkiye lehine değiştirecek, ABD ve Rusya arasında sıkışan Türk dış politikasına biraz daha rahat nefes alma imkânı sunacaktır.

Doğu Akdeniz havzası, 2000’li yıllarla birlikte deniz kaynaklı hidrokarbon kaynaklarına yönelişin ivme kazanması neticesinde jeopolitik önemi oldukça artmış olan askeri, ticari ve kültürel bir buluşma noktasıdır. Orta Doğu’nun Bereketli Hilali’nin, Kızıldeniz’in ve Doğu Afrika’nın Atlantik’e ve Batı dünyasına açılan kapısı olan bu bölge, günümüzde uluslararası boyutta bir enerji paylaşım mücadelesine sahne olmaktadır. Dünya doğalgaz rezervlerinin % 5’ine tekabül eden 9,8 trilyon m3lük (bcm) bir hacmi barındıran Nil ve Levant havzaları, Türkiye’nin yıllık 50 milyar m3lük ithalat ihtiyacını 200 yıl, Avrupa’nın yıllık toplam 400 milyar m3lük ihtiyacını ise 25 yıl karşılayabilecek kapasitededir.1 Dünya nüfusunun % 40’ının sahillere 100 km mesafe içerisinde yaşadığı göz önüne alındığında, ekonominin itici gücü olan deniz sahalarına ve diplerinde yatan enerji kaynaklarına erişimin 21. yy.’ın en büyük mücadele alanı olacağını söylemek mümkündür.

Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olan Türkiye, Mısır, Filistin, İsrail, Yunanistan, Libya, Suriye, Lübnan ve Kıbrıs, gelecek kuşaklar için refah kaynağı olabilecek deniz dibi enerji kaynaklarına erişim, kullanım ve nakil imkanlarını birer milli güvenlik ve bekaa meselesi olarak algılamakta, dış politikada alan kazanmak için çeşitli akıllı güç unsurlarını kullanarak rakiplerine karşı hamleler geliştirmektedir. İnsanlığın bir ortak değeri olan dünya denizlerine erişimi regüle eden 1982 tarihli III. Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde deniz dibi kaynaklar üzerinde hak sahibi olma şartlarını belirleyen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) düzenlemesi, 1958 tarihli Kıta Sahanlığı Konvansiyonu’na ek olarak, ilgili kıyı devletine sahil şeridinden 200 deniz mili açığa kadar olan alanda, ya da her halükârda 350 milden fazla olmamak kaydıyla, toprak altı kaynaklarına ilaveten deniz tabanı üzerindeki su kütlesi içinde balıkçılık, hidroenerji vb. ekonomik aktivite icra etme imkânı tanımaktadır. Kıta sahanlığı, bir devletin ilana gerek duymadan, başlangıçtan beri (ab initio) sahip olduğu bir egemenlik hakkı olarak kabul edilirken, MEB ise karşılıklı kıyıdaş devlet(ler) ile mesafenin 400 milden az olduğu bölgelerde müzakereler yoluyla, hakkaniyet çerçevesinde belirlenip ilan edilmesi gereken ve kıta sahanlığını tamamlayıcı bir ek kazanımdır. Dış ticaretinin % 90’ını deniz yolu ile yapan Türkiye için kurucu önder Atatürk’ün belirttiği “Zaferi, denizi kontrol altında tutan, ihtiyacı olan şeyi, ihtiyacı olduğu zaman, istediği yere ulaştırabilen ülke kazanır” fikri, bir vizyon çerçevesi olarak her zaman hatırda bulunmalı; deniz yetki alanlarında ve buna bağlı enerji havzalarında uluslararası hukuk çerçevesinde haklarımızın korunmasına her zamankinden daha çok ehemmiyet gösterilmelidir.

  1. DOĞU AKDENIZ’İN STRATEJİK ÖNEMİ

Türkiye’nin dünyaya çıkış kapısı olan Doğu Akdeniz’de güvende olması, ekonomik kalkınmasını sürdürülebilir kılması, ticaret ve askeri ikmal yollarını açık tutması hayati öneme haiz konular olup, stratejik gündemdeki en üst sırada yerlerini bugün de korumaya devam etmektedir. Kıbrıs Sorunu paralelinde 1960’lı yıllardan itibaren bölgede yükselen tan siyon, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Avrupa Birliği’ne (AB) adayı temsilen tek taraflı olarak hukuka aykırı biçimde kabulü ve MEB ilan etmesi ile denize yayılmış; ticari, diplomatik ve askeri karşılıklı restleşmeler neticesinde özellikle 2011 yılından itibaren sert güç unsurlarının da katılımı ve Gambot diplomasisi ile yeni bir boyut kazanmıştır.

Türkiye, 2019 Nisan ayında BM’e gönderdiği bir mektupla Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının batı sınırlarını teyit etmiş ve gerek kendi adına gerekse adada adil ve kalıcı bir çözüm ortamı teşkil edilmeden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adına Rum yönetimince sözde MEB sahaları için izinsiz olarak hidrokarbon arama, çıkarma ve işletme ruhsatı verilmesine göz yummayacağını çeşitli platformlarda defaatle belirtmiştir. Buna karşın, Kıbrıs’ta kendi dizaynı doğrultusunda bir çözümü dayatmak, maksimalist politikalarına kılıf bulmak, adanın tüm haklarına tek başına sahip olmak adına enerji diplomasisini bir kaldıraç unsuru olarak gören GKRY ise mütecaviz tutumunu arttırarak sürdürmüş ve meseleyi çıkmaza sürüklemiştir. Yunanistan, İsrail ve Mısır’ın güven telkininin üzerine AB’nin koşulsuz desteğini de arkasına alan Rum yönetimi, bölge ülkeleriyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin

1960 kurucu ortaklık anlaşmasına aykırı biçimde tek taraflı olarak ilan ettiği on üç parsellik MEB sahasında 2011 yılından başlayarak uluslararası petrol şirketlerine lisans tahsis etmiş bulunmaktadır.

Türkiye’nin MEB sahasını müzakere yoluyla belirleme davetine iştirak etmeyen Mısır, Yunanistan ve İsrail, 2016 Ocak yılından başlayarak mekik diplomasisiyle Kahire, Lefkoşa ve Girit’te üçlü, dörtlü, hatta ABD ve AB’nin de katılımıyla altılı zirveler tertipleyerek savunma, ticaret, turizm ve enerji alanlarında işbirliği anlaşmaları imzalamış, Türkiye’ye karşı ortak tavır belirleyerek Akdeniz’deki enerji denkleminden dışlama ve deniz alanlarını gasp etme planını mülahaza etmişlerdir. 2019 Temmuz ayında Kahire’de hayata geçirilen Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF), İsrail liderliğinde bölge ülkelerini OPEC benzeri tek bir çatı örgüt altında toplayıp doğalgaz ticaretini tekel altına alma ve dış politikanın bir enstrümanı olarak kullanmayı amaç edinmiş, Türkiye’nin yanı sıra Libya, Lübnan, Suriye ve KKTC’nin milli menfaatlerine ters düşen bir pozisyon almıştır. Ticari ilişkileri yumuşak bir güç unsuru olarak kullanıp bölgedeki nüfuzunu konsolide etmeyi; Rusya, Katar ve Türkiye’yi oyun dışı bırakmayı amaçlayan İsrail, bu yolda oldukça mesafe kat etmiş ancak doğalgazını güvenli ve stabil bir kanal üzerinden ihraç etme hedefine henüz tam olarak ulaşamamıştır. Yunanistan ise Atina’ya 500 km mesafedeki 12 km2lik Meis Adası’nı gerekçe göstererek Türkiye’nin Anadolu kıta sahanlığından 40,000 km2 deniz alanı talep etmekte, Rodos-Kerpe-Kaşot-Girit hattını tek bir sahil şeridi olarak gösterip Doğu Akdeniz’in üçte birini kendi muhtemel MEB’ine katmakta bir mahsur görmemekte, GKRY ile denizden sınırdaş olup İspanya’dan İsrail’e Akdeniz’i kesintisiz olarak kateden bir “Avrupa Deniz Yetki Alanı” projesine taşeronluk yapmakta, bölgede en uzun sahil şeridine sahip Türkiye’yi ise Antalya Körfezi’nin biraz dışına çıkan dar bir alana hapsetmek istemektedir.

Türkiye, Libya manevrası ile Yunanistan’ı doğrudan muhatap alıp ikili müzakereler yoluyla sorunları çözümlemek için masaya davet etmiş; İsrail’e ve Mısır’a da dolaylı yoldan mesaj göndererek GKRY ile yaptıkları MEB anlaşmalarını gözde geçirip, kayıplarını telafi etmek için gerekirse Türkiye ile benzer bir mutabakat yapabileceklerini bildirmiş, açık bir kapı bırakmıştır.

  1. DOĞU AKDENİZ ENERJİ JEOPOLİTIĞİ

Türkiye bütün bu olup bitenlere seyirci kalmayarak, 2006 Ocak ayından bu yana deniz yetki alanlarında durumsal farkındalığa sahip olmak, deniz güvenliğine katkı sağlamak, hak ve menfaatlerini korumak maksadıyla deniz kuvvetleri unsurlarıyla Akdeniz Kalkanı harekâtını icra etmektedir.2 2009 yılından itibaren Türkiye’nin kıta sahanlığı ile çakışan GKRY’nin sözde 1, 4, 5, 6 ve 7nci MEB parsellerinde izinsiz sismik araştırma ve sondaj faaliyeti yürütme gayreti içine giren İtalya, Fransa, Güney Kore ve İsrail bandıralı yüzer platformlara Türk Deniz Kuvvetlerince müsaade edilmemiştir. Ek olarak, KKTC, Türkiye ile 2011 yılında imzaladığı deniz sınırlandırma anlaşmasını müteakip Türkiye Petrolleri’ne (TPAO) adanın çevresinde hidrokarbon arama, çıkarma ve işleme ruhsatı vererek Rum tarafının oldu-bittisine boyun eğmeyeceğini dünyaya duyurmuş, Türkiye’nin sahip olduğu Yavuz ve Fatih sondaj gemileri ilan edilen sahalarda doğalgaz arama faaliyetleri icra etmeye başlamışlardır. Rumların, bahsi geçen sözde MEB sahalarından beşi Türkiye’nin kıta sahanlığı, yedisi ise KKTC’nin ruhsat verdiği sahalar ile çakışmaktadır.

Her ne kadar Türkiye kıyıdaş ülkelerle MEB sınırlarını belirlemede geç kalmış olsa da sürpriz bir adımla 2019 Kasım ayında Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yaptığı deniz sınırlandırma anlaşması ile Yunanistan’ın 2011’de Libya’dan gaspettiği 39,000 km2lik alanı Trablus yönetimine geri kazandırmış, Girit ve ters tarafta kalan diğer Yunan adalarının kara sularından daha geniş bir kıta sahanlığına sahip olamayacağı hükmünü BM’e deklare ederek kayda geçirmiştir. Kıbrıs, Girit ve Meis Adaları üçgeninde var olduğu tahmin edilen zengin gaz, hidrat ve doğalgaz yataklarının Türkiye’nin yetki alanına girdiği teyit edilmiştir.

GKRY ise kendi adına Kıbrıs’ın güneyinde faaliyet gösteren İtalyan-Kore ortaklığı ENI-Kogas, Amerikan-Katar ortaklığı Exxon-Mobil-Qatar Petroleum ve Fransız Total firmaları vasıtasıyla sözde Blok 12-Afrodit, Blok 6-Kalipso ve Blok 10-Glafkos parsellerinde tahmini toplam 400 milyar m3lük rezerv keşfetmiş olup, bu kaynağı çıkartıp dünya pazarlarına nakletmek için Mısır ve İsrail’le işbirliği imkanlarını araştırmaktadır.

Bahse konu olan projelerden ilki olan “East Med”, Rum ve İsrail havzalarında keşfedilen doğalgazı deniz tabanından 2000 km’lik bir boru hattıyla Girit üzerinden Avrupa’ya nakletmeyi öngören ve derin su geçişi, heterojen dip yapısı gibi jeolojik ve teknik zorluklar sebebiyle riskli bir proje olup, finansman, pazar payı ve teslim fiyatı imkanları açısından da fizibilitesi zayıf bir girişimdir. 9-10 milyar dolara mâl olması planlanan ve yılda 10 milyar m3 gazı Yunanistan’a taşıması öngörülen projenin imza töreni 2 Ocak 2020 günü Atina’da Yunan, Mısırlı, İsrailli ve Kıbrıslı Rum yetkililerin katılımıyla yapılmış olup aynı gün TBMM’den geçen Türkiye’nin Libya’ya asker gönderme tezkeresi ile çakışmış olması bir başka manidar gelişme olarak kaydedilmiştir. Uzun vadede yıllık 20 milyar m3 taşıma kapasiteli olması düşünülen “East Med” projesinin kârlı bir yatırıma dönüşebilmesi için vana teslim fiyatının en az 8 dolar / mmBtu (Million British Thermal Units) olması gerekmektedir. Bugün küresel arz fazlası sebebiyle Avrupa’da 3,6 dolar3 düzeyinde seyreden, spot piyasada 2020 yılı tahminiyle 2,45 dolara4 ineceği hesaplanan ve önümüzdeki on yıl içinde 6,5 dolar olması beklenen birim fiyatı ve piyasadaki yeni oyuncular göz önüne alındığında Rusya, ABD, Katar, Norveç ve Cezayir’den daha makul fiyata uzun vadeli ithalat imkânı varken Doğu Akdeniz gazının Avrupa’da alıcı bulması mümkün değildir. TANAP, Kuzey Akım-2, Türk Akımı-2 boru hatları ve yüzer LNG tesislerinin devreye girmesi sonrasında AB ülkelerinde yeni kapasiteye ihtiyaç yoktur. Hayata geçirilmesi düşünülen diğer bir proje ise İsrail ve GKRY’nin Leviathan ve Afrodit sahalarından toplam 600 milyar m3lük doğalgazı boru hatlarıyla Mısır’ın İdku ve Damietta’daki LNG sıvılaştırma tesislerine nakledip buradan tankerlerle Avrupa ve Asya piyasalarına ihraç etme planıdır.

Söz konusu Leviathan sahası 2019 Aralık sonunda üretime geçmiş, Afrodit sahası içinse ilk gaz akış tarihi için 2025 yılı verilmiştir. Ne var ki, Afrika ve Avustralya’daki yeni üreticiler bir yana, gaz talebinde artış olması beklenen Asya ülkelerinde dahi LNG spot piyasasında ortalama fiyat 5 dolar / mmBtu iken Güney Kıbrıs’ın Afrodit konsorsiyumunu oluşturan Noble Energy, Delek ve Shell firmalarının beklentisi olan

9,3 milyar dolarlık6 kâr düzeyinde bir satışı yapabilmeleri mümkün görünmemektedir. Dünyadaki kanıtlanmış doğalgaz rezervlerinin % 70’nin kendini amorti etme maliyeti 3 dolar / mmBtu’nun7 altında seyretmektedir; LNG piyasasındaki liberalleşme ile boru hatlarına bağımlı pazar alıcılarına yeni alternatifler doğarken, Mısır’ın katılmadığı “East Med” gibi bir İsrail-GKRY gaz ihraç projesinin ekonomik başarıya ulaşma şansı düşüktür. Bu yolla elde edilebileceği düşünülen jeopolitik kazanım da son derece sınırlı olacaktır.

Bölgedeki esas oyun enerjiye erişimin de ötesinde ittifaklar kanalıyla politik nüfuz sağlayıp rakipleri saf dışı bırakmak, kritik deniz yollarının güvenliğini sağlamak, Kıbrıs’ın tamamına hâkim olarak AB ve İsrail’in uzun vadeli çıkarlarını teminat altına almak olarak özetlenebilir.

Türkiye, Libya mutabakatı ile kazandığı ivmeden hareketle Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruma maksatlı olarak önce KKTC’de, ardından Libya ve Tunus’ta birer deniz üssü inşa etmelidir. Buna mukabil Yunan-Rum-Mısır-İsrail ortak askeri tatbikatları ile Türkiye’ye verilmek istenen gözdağına da 2019’da icra edilen Mavi Vatan, Deniz Kurdu ve Akdeniz Kalkanı tatbikatları ile gereken cevap verilmiş, Türk Donanması’na güç katan yeni denizaltı, korvet, İHA/SİHA ve mühimmat ile 2020’de daha güvende ve caydırıcı bir Türkiye için sağlam bir adım atılmıştır.

Devamı M5 Dergisi Ocak 2020 Sayısında…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

maltepe escort