Türk-Amerikan İlişkilerinde Tarih Boyunca Değişen Güvenlik Algısı

Uluslararası düzlemde Türkiye’den farklı politika yürütmekte olan ABD, Türkiye’nin güvenlik tehditlerine gerekli özeni göstermese de bu iki ülke birbiri için önem arz eden ve günün sonunda yan yana masaya oturması gereken iki önemli aktörü temsil etmektedir. Bu minvalde, Türkiye ve ABD, bölgede ortak çıkarlara sahip ve nihayetinde ilişkilerinde yeni bir balayı dönemi yaşamak zorunda olan iki mühim ülkedir. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası zuhur eden yeni düzen, devletlerin güvenlik algısını değiştirirken iki önemli gücün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Savaş sonrası kurulan Dünya sahnesinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) önemli bir yer edinmiş ve devletlerin kendi politikalarını belirlemelerinde baskın bir karaktere sahip olmuşlardır.

Bu güçlerden ilkini temsil eden ABD’nin temel politikası, SSCB’nin Doğu Avrupa’dan Batı’ya giderek genişlemesini engellemek ve komünist devletlerin olası saldırılarına karşı güçle mukabelede bulunmaktır. Bu bağlamda, dönemin ABD Başkanı Harry Truman tarafından 4 Mart 1947 tarihinde ilk defa zikredilen “Dünya’nın iki kutuplu ideolojik bölünmüşlüğü” söylemi,  devletlerin güvenlik stratejilerinin ve politikalarının dönüşmesinde kilit rol oynamıştır. Ayrıca iki baskın ideolojik taraf için önemli bir eşiği temsil etmiştir. Başkan Truman’ın yapmış olduğu konuşma akabinde, literatürde ‘Truman Doktrini’ olarak yerini alan bu söylem, sadece Amerikan dış politikasını etkilemekle kalmamış ikili ilişkilerinde de aynı oranda akis uyandırmıştır. Bir diğer deyişle, salt ABD dış politikasını belirlemekle kalmamış, ikili ilişkilerinin altyapısını teşkil etmiştir. Dış politikasını söz konusu doktrinin üzerine inşa eden ABD, Türk-Amerikan ilişkilerini de mevzubahis politika üzerine şekillendirmiştir.

ABD, Batı Avrupa’nın korunmasına bahsi geçen dönemde kritik bir önem atfetmiş ve Türkiye’nin jeopolitik önemini göz önünde bulundurulması gerektiğini idrak etmiştir. Türkiye’ye verilen değer ve itibara atfen ABD, Truman Doktrini kapsamında Ankara’nın ihtiyaç duyduğu mali ve askeri yardımın verilmesini kabul etmiştir. Bu bağlamda, Truman Doktrini’nin kendisine sunduğu imkân ve fırsatlardan istifade etmek isteyen Türkiye, uzun bir süredir benimsemiş olduğu tarafsızlık politikasını terk etmiş ve yüzünü Batıya dönmüştür.

TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNDE
BİRİNCİ ALTIN ÇAĞ

İki kutuplu dünya düzeninde ABD merkezli bir güvenlik ve savunma politikası benimseyen Ankara, Truman Doktrini ve bunun bir uzantısı olan Marshall Planı çerçevesinde kendi öz savunmasını belirlemiştir. Söz konusu dönemde vuku bulan Kore Savaşı, Dünya gündeminde önemli bir etki yaratmıştır. Bu bağlamda, Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılımının olumlu sonuçlar doğuracağına inanan Menderes Hükümeti, uluslararası düzlemde ülkenin saygınlığının artacağına inanmış ve politikasını bu doğrultuda belirlemiştir.

2017 yılında yayınlanan ve çeşitli ödüller alarak tarihte yer eden Ayla filmi, Türkiye’nin savaştaki önemini hem askeri açıdan hem de insani ilişkiler boyutundan ifade etmiştir. 1950 tarihli birinci başvurusu ret edilen Türkiye, Kore Savaşı’na asker göndereceğini ilan etmesinden bir hafta sonra NATO’ya üyelik için ikinci kez başvurmuş ve Amerika’yla birinci altın çağını yaşamaya başlamıştır.

İkinci başvurusu sonrası savunma politikasının iskeletini ABD merkezli Batı kutbuna kaydırmıştır. Söz konusu kararını ise 1952’de gerçekleşen NATO üyeliğiyle taçlandırmıştır. Türkiye’nin Atlantik İttifakı’na kabulü; Batı bloğuyla olan siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel angajmanına resmiyet kazandıran en güçlü adımı teşkil etmiştir. Bahsi geçen üyelik sonrası risk ve tehdit algılaması değişmiş, NATO’nun güvenlik algısı ve yol haritasına önem atfedilmiştir. 1952 yılında üye olduğu uluslararası askeri örgütün ‘sağ kanadı” olarak adlandırılan Türkiye, jeopolitik konumu sayesinde Sovyet yayılmasının engellenmesi konusunda önemli bir rol oynamıştır.

Türkiye’nin NATO üyeliğini güçlü bir biçimde savunan ve bu doğrultuda Türkiye’ye destek olan Amerikan Büyükelçisi George Mc Ghee, ülkenin jeopolitik konumuna çok büyük bir önem atfetmiştir. Türkiye’nin konumu gereği, Sovyet yayılmasında hayati bir noktada bulunduğunu vurgulamış ve NATO’ya alınmasında kilit bir rol üstlenmiştir.

‘JOHNSON MEKTUBU’

Dalgalı bir seyir izleyen Türk-Amerikan ilişkileri, 1947 tarihinde Truman Doktrini ile başlayan ve NATO’ya üyeliğiyle zirveye ulaşan birinci altın çağını ünlü tarihi mektupla kapatmıştır. ‘Johnson mektubu’ olarak tarihe geçen bu önemli hadise, dönemin Amerikan Devlet Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından ABD politikasının dayanmakta olduğu gerçekçi bakış açısını ortaya koyarak Başbakan İsmet İnönü’ye yazılmıştır. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderilen bu mektup, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yere sahip olan Kıbrıs meselesini temel almış ve iki ülke arasındaki ilişkileri derinde etkilemiştir.

Devamı M5 Dergisi Ağustos 2019 Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir