Akdeniz’de Avrupa Birliği’nin ‘Jeopolitik’ Politikası

AB’nin Akdeniz Politikasına uzaktan bakması düşünülemez. Zira İspanya’dan başlayan ve Türkiye’ye kadar uzanan bir hat boyunca kıtanın ‘güneyi’ Akdeniz ile çevrilidir. Bu perspektiften bakıldığında bile AB’nin Akdeniz Politikasının zaruri olduğu ortadadır. AB’nin günümüzde küresel bir güç olarak dünyada ki yerini almasıyla birlikte, Akdeniz’deki komşu ülkeler ve art bölgedeki yerler göz önüne alındığında ekonomik, siyasi ve kültürel olarak hem yeni politikalar hem de farklı enstrümanlar geliştirmesini de elzem kılmaktadır.

Jeopolitik, bir bölgenin çevresel ve coğrafi koşullardan kaynaklanan üstünlükleri çerçevesinde içerisinde bulunduğu yapının ekonomik, askeri ve siyasi açıdan dış politikada gösterdiği kazanımlardır. Bu kavram literatüre İsveçli Rudolf Kjellen ve Alman Friedrich Ratzel gibi önemli coğrafyacılar tarafından kazandırılmıştır. Jeopolitik, 20. Yüzyılda meydana gelen savaşlara etki edecek şekilde Halford Mackinder’in son şeklini verdiği “Kara Hâkimiyet Teorisi” ile uluslararası ilişkilerin önemli bir etkileşim aracı olarak yerini almıştır.

Bu bağlamda 19. Yüzyılın ilk yarısından itibaren siyaset bilimciler tarafından kavramsal alt yapısı doldurulmaya başlanılan jeopolitik, esas olarak bir ülkenin coğrafi konumu ile toplumun demografik, ekonomik, siyasi, kültürel özelliklerini de içine almak suretiyle iç ve dış bileşenlerini oluşturmuştur. 19. yüzyılın sonlarına doğru, önemli bileşenlere sahip bir kavram olarak ortaya çıkan jeopolitik, teorik alt yapısını tamamlayarak 20. yüzyılın devletlerarası ilişkilerinde siyasi, askeri ve ekonomik gelişmelere ve planlamalara etki edecek bir niteliğe bürünmüştür.

Ve bu yüzyılda meydana gelen olayların tamamına birinci derecede etki edecek bir yapıya kavuşmuştur. Böylece kavramsal arka planın oluşturulmasının ardından Avrupa kıtasında devletlerarası ilişkilere ve savaşlara yön veren çalışmalarda jeopolitik büyük önem taşıyan bir inceleme alanına dönüşmüştür.

AKDENİZ’İN JEOPOLİTİK ÖNEMİ

Akdeniz, tarih öncesi devirlerden (geçmişten) günümüze kadar hem ‘jeopolitik’ hem de ‘jeostratejik’ açıdan önem kazanmış/kazanan bir havza hüviyetindedir. Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarının birleştiği nokta olan Akdeniz; ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda dünya tarihini etkilemiş ve yön vermiş bir havza olarak önemini korumuştur. 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan hızlı ekonomik ve siyasal gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sonucunda Akdeniz sahiline kıyısı bulunan ülkeler birbirine daha çok yaklaşmıştır. Kıyıdaş ülkeler arasında başta enerji, ticaret ve çevre olmak üzere birçok sektörde karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin artmasıyla iki yüzyıl önce büyük bir deniz olarak görülen Akdeniz göreceli olarak küçülmüştür.

Akdeniz’i kapalı bir havza niteliğindeki bir iç deniz konumuna taşıyan bu gelişmeler, ortak bir kaderi paylaşmak durumunda olan havza ülkeleri arasındaki işbirliği arayışını da artırmıştır. Akdeniz, Batı ve Doğu olmak üzere iki büyük havzadan oluşmaktadır. Uluslararası Hidrografi Bürosu (International Hydrograpic Organizasition) tarafından yayınlanan “Okyanus ve Denizlerin Sınırları” (Limits of Oceans and Seas) adlı eserde Doğu Akdeniz Havzası, Tunus’un kuzeydoğu ucundaki Bon Burnu’ndan İtalya’nın Sicilya Adası’nın batı ucunda yer alan Lilibeo Burnu’na doğru çizilen hat ile Batı Akdeniz Havzası’ndan ayrılmaktadır. Adriyatik Denizi, İyon Denizi ve Ege Denizi gibi alt coğrafi bölümleri ihtiva eden Doğu Akdeniz Havzası, Çanakkale Boğazı ile Marmara Denizi’ne, Süveyş Kanalı ile de Kızıldeniz’e bağlanmaktadır.

AB’NİN AKDENİZ’E OLAN İLGİSİ

AB’nin ilk ve en önemli ticari ortaklarından olan Akdeniz Bölgesi ile ilişkileri, ikili anlaşmalar kapsamında 1960’lı yıllara uzanmaktadır. Akdeniz’in güney ve kuzey kıyısındaki ülkeler arasında artan dengesizlikler Avrupa’da yeni stratejilerin geliştirilmesine neden olmuştur. 1970’lerin ikinci yarısında “Global Akdeniz Politikası” benimsenmiş, ABD politikalarına karşı rolün yeniden tanımlanarak çok taraflı bir Akdeniz politikası oluşturulması üye ülkeler tarafından kabul edilmiştir. 1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasına neden olan politik değişimler, AB’nin stratejik ve jeopolitik önceliklerini yeniden gözden geçirerek, güneye doğru derinleşme sürecinin başlamasına neden olmuştur. 1990 yılında Avrupa Konseyi, 1992-1996 dönemini içerecek olan “Yenilenmiş Akdeniz Politikası” (YAP) ile birliğin kendisine yakın komşularını hedef alarak, yatay finansal işbirliği, ticaret, insan hakları ve çevrenin korunması konularını içeren ilkeler belirlemiştir.

AB, Akdeniz’e olan ilgisini, Küresel Akdeniz Politikası dâhilinde ikili anlaşmalar çerçevesinde uygulamaya döktü. Üzerinde yoğunlaşılan sorunlu alanlar arasında tercihli ticaret, finansal ve ekonomik işbirliği ve göç bulunuyordu. Avro-Akdeniz Ortaklığı’nın, doğal ve konjonktürel olarak sonradan ortaya çıkan sorunlara ek olarak bu yukarıda bahsi geçen sorunlara halen çözüm aradığı göz önüne alındığında etkili Akdeniz politikalarının uygulanmasının aslında ne kadar güç olduğu ortaya çıkacaktır.

AB-Akdeniz arasında kurulacak serbest ticaret alanı Avrupa-Akdeniz ekonomik işbirliğinin daha da geliştirilmesini gerektiriyordu. Ayrıca, Maastricht Antlaşması’nın kabul edilmesiyle yeniden şekillenen AB dış politikası, AB’nin uluslararası aktörlüğünü ön plana çıkaran geniş kapsamlı bir Ortak Dış ve Güvenlik Politikası benimsemişti ve bu politikada AB’nin Akdeniz’de oynayacağı etkin rol, Soğuk Savaş sonrası uluslararası arenada AB’ye öncü ve etkin bir kimlik kazandıracaktır.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte geleneksel Doğu-Batı karşıtlığının yerini alan ve Kuzey ile Güney arasındaki gelişmişlik farkından kaynağını bulan yeni güvenlik riskleri, hem milliyetçi, etnik ve dinsel çatışma potansiyellerini içinde barındıran hem de siyasi ve kurumsal açıdan donanımlı olmayan Avrupa-Akdeniz sistemini istikrarsızlığa sürükleme tehlikesini beraberinde getirdi.

Devamı M5 Dergisi Ağustos 2019 Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir