Kuramsal Bir Yaklaşım Olarak Avrasyacılık

Avrasyacılık 20. yüz yılın ilk çeyreğinde Rus milli kimlik arayışı olarak ortaya çıkmış ve zamanla evrilerek bir mekân felsefesine dönüşmüştür. Ahlaktan dine, iklimden iktisadi ilişkilere, coğrafi konumdan evren algısına kadar son derece girift ve soft bir içerik oluşturan bu tez, günümüz dünyasında Atlantikçi batı emperyalizmine karşı doğu halklarının anti-batıcı cephe inşasını öngörmektedir.

Giriş

Ülkemizin son yıllarda içten terör, dışta terörle bağlantılı genel bir baskı politikası oluşturan Batılı güçlerle karşı karşıya bulunması, meseleyi demokratik ilişkiler bağlamından kopararak, ciddi bir milli varlık meselesi haline getirmiştir. Dolayısıyla mesele salt evrensel ve insanî değerler açısından bölgesel konumdan çıkarak, kıtasal bir boyuta geçmiştir. Milletlerin varlıklarını devam ettirmesinde, her milletin mensubiyet duygusu var olduğu müddetçe nefsi müdafaada bulunmasının kaçınılmaz oluşu dikkate alındığında, bu durum aleni bir saldırganlığa ve planlı bir tecrit, temerküz ve işgale karşı nefsi müdafaa durumuna geçmiştir. Bu politikanın kıtasal boyuta geçmesi, sadece Türkiye’ye yönelik olmayıp Doğu halkları ve memleketlerine yönelik topyekûn yeni bir müstemlekeciliğe dönüşmüştür.

Geçmişte benzerine rastlanan bu tür işgal planlamaları daha önce barbar yahut geri kalmış halklara medeniyet götürme adına yapılırken, günümüz dünyasında daha pervasız ve açık olarak sadece “böyle uygun görüldüğü üzere” yapılmaktadır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, bu pervasızlığı adet haline getiren Anglosakson dünyasının açık hedefi başta Rusya, Türkiye olmak üzere bütün doğu ülkelerini kapsamaktadır. Anglosakson emperyalizminin ağır baskıları karşısında manevra alanı gittikçe daralan doğu ülkeleri, bu muhasarayı yarabilmek için arayışlara girdiklerinde fikir babalığını Rusya’nın yaptığı “Avrasyacılık” tezi yeni bir çözüm yolu olarak uzun süredir Rusya’da olduğu gibi, Türkiye’nin fikir ve siyaset mahfillerinde konuşulmaya başladı.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Avrasyacılık 20. yy’ın ilk çeyreğinde Rus milli kimlik arayışı olarak ortaya çıkmış ve zamanla evrilerek, bir mekân felsefesine (jeopolitik) dönüşmüştür. Ahlaktan dine, iklimden iktisadi ilişkilere, coğrafi konumdan evren algısına kadar son derece girift ve soft bir içerik oluşturan bu tez, günümüz dünyasında Atlantikçi (Anglosakson) batı emperyalizmine karşı doğu halklarının anti-batıcı cephe inşasını öngörmektedir. Ne var ki, bu cepheleşmenin anti-batı argümanları tam da batılı ve kapitalizmin jargonu olmakla yeni bir “doğu medeniyet” inşasından ziyade, ilk aşamada batıya karşı koyma, bir ileriki aşamada batıyı geçme güdüsü taşımaktadır. Elbette bu haliyle Avrasyacılık veya benzeri oluşumlar, mazlum halkların kaderinde kökten bir değişiklik
yaratmayacaktır.

Dolayısıyla, Türkiye’de okumuş yazmışlarla, siyasetçilerin Avrasyacılığı anlama ve anlamlandırmaları, sıkıştıkları noktada ‘batı olmazsa, Avrasyacılık olur’ kolaycılığına düşmeleri kadar kolay değildir. Bu mesele her şeyden önce doğu hakkında akla gelebilecek hemen her türlü (sosyal, edebi, felsefi, dini, coğrafi, tarihi…) bilgi envanteriyle, bu envanter üzerinde disiplinler arası tahlil ve terkip yapma kabiliyetinde sahip entelektüel ve akademik bir orduyu gerektirir. Atlantikçi emperyalizmin insanlığı topyekûn paryalaştırdığı bu “modern dünya sistemi”nin dışında bir başka dünya kurmak, bir hayal olmaktan ziyade acil bir zorunluluktur.

Adı bu denli telaffuz edilen Avrasyacılık’ın Türkiye ve Türkler açısından ne ifade ettiğine veya edeceğine katkıda bulunmak amacıyla, kavramın tarih içindeki seyrine bakmak gerekir. Hiç kuşkusuz Avrasyacılık salt bu tarihi geçmiş ve gerekçelerin ötesinde, Rus düşünce dünyası içinde üzerinde tartışılıp, kafa yorulmuş, felsefi, hukuki, coğrafi ve iktisadi üretim ilişkileriyle çok daha derin bir içeriğe sahip olduğunu da bildirmeliyiz.

Klâsik imparatorlukların 20. yy’ın ilk çeyreğinde dağılıp, başta 1917 Sovyet devrimi ve Anadolu Türk milli mücadelesinin umulmayan bir başarı elde etmesiyle ezeli Doğu-Batı çekişme ve çelişkisi siyasi literatürdeki yerini perçinleyerek, özellikle galiplerin paradigmasında yer alan iki kutuplu bir dünyanın adı olarak siyaset literatüründe yerini alır. Bu literal tanımlama, bilindiği gibi takriben seksen yıl boyunca (SSCB’nin dağılmasına kadar) iki kutuplu bir dünyanın adı olarak -Doğu-Batı- kavramlarıyla ifade edilegeldi. Ancak, Sovyetler Birliği’nin dağılması bir anlamda Doğu blokunun topyekûn dağılması anlamına geldiğinin hemen ardından, ekonomi-politik ve kültürel sınıflamayı ilke edinen Batı açısından neredeyse “Doğu” adı bir daha anılmamak kaydıyla, yeni dünya sınıflandırılmasında eski “Doğu” tanımı, ekonomi-politik açıdan Güney, sosyo-kültürel açıdan “Avrasya” olarak tanımlanmaya başlandı.

Aslında “Avrasya” tanımı, ilk defa I. Dünya paylaşım savaşının daha başlarında ünlü İngiliz coğrafyacısı ve jeopolitikçisi H. Mackinder tarafından Büyük Britanya’nın imparatorluk politikası gereği kullanılmış, aşağı yukarı bu aşamada büyük toplumsal hareketlerle çalkalanan Çarlık Rusyasında önde gelen Rus entellektüelleri tarafından Avrasya’dan mülhem “Avrasyacılık” adıyla yeni bir jeopolitik tezin de adı olmuştu. 

Rus entelektüellerinin tarihi, coğrafi, kültürel ve beşeri konumları dikkate alarak, Batı’ya ve Batıcılığa karşı geliştirdikleri ve Rus imparatorluğu’nun bekasını öngören bu tez üzerindeki çalışmaları 1. Dünya Savaşı yıllarının ağır şartları ve Sovyet devriminin gerçekleşmesiyle kitabî seviyede kalmış, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve yine Batı merkezli küresel hegamonyanın yeniden harekete geçmesiyle, yeni dönem Rus aydınları başta olmak üzere, bazı Doğu ülkelerinin bir takım aydınlarının arasında “Küresel Atlantik” egemenliğine karşı siyasi, iktisadi, kültürel ve beşeri bir retorik geliştirmenin adı olmuştur.

NASIL BAŞLADI?

15. yy’dan itibaren coğrafya keşifleriyle başlayan Avrupa merkezli ticari ve siyasi yayılmacılık, kısa sürede dünya kaynaklarına tek başına kontrol etme ve sahiplenme noktasında Doğu’ya karşı topyekûn bir sömürgeleştirme ameliyesine  dönüşür.

Devamı M5 Dergisi Mart 2019 Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir