Askeri Anlamda Zayıf Olma Lüksümüz Yoktur

Odtü Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof.Dr.Hüseyin Bağcı:
Askeri Anlamda Zayıf Olma Lüksümüz Yoktur

Şu anda savunma, belki Türkiye’nin en belirgin değişim alanlarından birisidir. Türkiye’nin stratejik seçimi “ya satın al, ya üret veya sat” yaklaşımına doğru bir seyir izlemiştir. Doğu ile Batı arasında siyasi denge kurmaya çalışan Türkiye’nin, stratejik öncelikleri arasında, “bölgesel ağırlığını arttırmak” ve “’bölgesel güçten küresel oyuncuya dönüşmek” yer almaktadır.

Küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte tehdit önceliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ülkenin tehdit öncelikleri farklıdır. Bazı tehdit öncelikleri dönemsel olarak değişiklik sergilerken; diğer bazıları, örneğin sınır sorunu gibi, daimi kalabilir. Küresel ölçekte bakıldığında ise 1845’ten beri en önemli tehdit nükleer silahlardır. Bu nedenle nükleer silaha sahip olmaya çalışan ülkeler genellikle sorunla karşılaşır. Neticede, “nükleer pazara girmek”, bir anlamda, o ülkenin savunmasının “garanti altına” alınması demektir. Gelişmekte olan birçok ülkenin nükleer programlara büyük paralar harcamasının sebebi de budur. Klasik nükleer güçler ise başta ABD olmak üzere, her türlü tepkiyi göstermekten imtina etmez. Kuşkusuz “nükleer tekel” konumunu paylaşmak veya kaybetmek hiç kolay değildir. Bölgesel tehditler ise daha çok konvansiyonel nitelikli olup, bazı ülkelerin küçük bölgesel ülkeler üzerinde etkili olmak istemelerinden kaynaklanabilir. Ancak günümüzde asıl tehdit; göçler sonucu mültecilerin yarattığı krizlerdir. Türkiye dâhil birçok ülke, bu sorunla karşı karşıyadır. Kısaca günümüzde göç, iç savaş, vesayet savaşları vb. yeni sorun ve tehdit alanlarına işaret etmektedirler.

Tehditlere yönelik küresel mücadeleyi nasıl tanımlıyorsunuz, devletlerarası rekabet bu tehdit algılarından nasıl etkileniyor?

Son dönemlerde DAEŞ gibi radikal İslamcı akımlara karşı oluşturulan küresel ittifaklar başarılı olmakla beraber, sorunun ortaya çıkmasının arkasında çeşitli nedenler vardır. Dolayısıyla buradaki kritik nokta, sebep-sonuç ilişkisinin iyi analiz edilmesi gerektiğidir. Her hâlükârda yeni ortaya çıkan tehdit türleriyle ilgili olarak, tüm uluslararası kurum ve kuruluşlar müşterek çalışmaları arttırmak zorundadır. Elbet dünyanın karşılaştığı tehditler, devletlerarası rekabeti bir noktada tetikliyor ve farklı çözüm modellerinin açığa çıkmasına vesile oluyor. Öte yandan siyasi gerçeklik, devletleri bir şekilde işbirliği yapmaya zorluyor. Neticede ulus devletler ‘’var olma’’ veya ‘’beka koruma” refleksiyle hareket
eder.

Değişen, “isimler” ve “yeni silah modelleri”

Devletlerin söz konusu tehdit algılarından ve aralarındaki rekabetten, savunma politikaları nasıl etkileniyor?

Son yıllarda savunma politikalarına verilen önceliğin fazlasıyla arttığına şahit oluyoruz. Bunun başat nedeni, bölgesel ve küresel ölçekli tehditlerle mücadelenin olmazsa olmazının “askeri güç” olduğu görüşünün ağırlık kazanmasıdır. Özellikle hızla gelişen yeni ekonomilerin savunmaya büyük meblağlar ayırmaya başlamaları, bunun en güzel örneğidir. Bu eğilim muhtemelen önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. Diğer bir ifadeyle, “klasik silahlı güç olma” dürtüsü tekrar gündemdedir. Öyle ki Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada çok büyük bir silahlanma ve “silah modernizasyonunda çağ atlama” yaklaşımı, devletlere hâkim bir olguya dönüşmüştür.  Ne yazık ki bu, arzulanan iyi bir gelişme değildir.

Devamı M5 Dergisi Kasım Sayısında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir